Denizli' nin Honaz ilçesinde, "Yeraltındaki Pamukkale" de denilen bir mağara…

Kaklık Mağarası,

Doğal sit alanı olarak belirlenen Kaklık Mağarası, yaklaşık 2 -2,5 milyon yıl önce çökelen kireçtaşlarını kükürtlü termal suların eritmeleri sonucu oluşmaya başlamıştır. İlk oluşan yeraltı boşluğunun tavanının çökmesi sonucu meydana gelen çöküntü konisinin üzeri, mağara dışındaki bir kaynaktan gelen karbonatlı suyun oluşturduğu traverten havuzları ile kaplıdır.

Pamukkale’deki havuzlara çok benzeyen bu şekiller, basamaklar halinde üst üste gelişmiştir. Mağara ağzından şelale oluşturarak giren sular, bir havuzdan diğerine geçerek, güneş ışınlarının gün içindeki geliş açılarına göre her an değişen görüntüler yaratmaktadır. Mağara duvarlarında yosun ve küçük sarmaşıklar gelişmiştir. Gün içinde yeşilin değişik tonlarında renkler alan bu bitkiler, güneş ışınlarının etkisiyle, mağaraya son derece ilginç bir güzellik katmaktadır. Mağara içindeki gezinti yolları, bu koninin etrafından geçmektedir.

Kuzeybatı-Güneydoğu yönünde 65 m., kuzeydoğu-güneybatı yönünde 40m. uzunluğu olan Kaklık Mağarası’nın daire şekilli olan girişi 13 x 11 m. boyutundadır. Girişe göre (0 m.) en derin noktası -14 m. ve toplam uzunluğu 190 m. tavan yüksekliği 2-5 metreler arasında değişen mağaranın güneybatı kenarında ikinci bölümü yeralır. Yaklaşık 40 m. devam eden bu bölümün içi çökmüş bloklarla kaplıdır. Buna karşılık ana galerinin hemen hemen tamamı mağara dışından çıkan ve büyük bölümü şelaleler yaparak mağaraya akan kaynak suların oluşturduğu travertenlerle kaplıdır. Basamaklar halinde havuzlarda oluşan ve tavanın çökmesi sonucu meydana gelen bloklar üzerinde gelişen beyaz renkli bu travertenler Pamukkale’nin küçük bir benzeridir. Mağaranın 78 m. batısında bulunan ve aynı yeraltı sisteminin parçası olan başka bir mağaradan çıkan kaynak şelaleler yaparak mağaranın içindeki suya karışır. Hidroloji ile özellikleri aynı olan bu kaynakların debileri farklıdır.

Pamukkalede bulunan travertenlere benzer, traverten basamaklarıyla eşine rastlanmaz güzellikte olup, Küçük Pamukkale veya Mağara Pamukkale olarak adlandırılmaktadır. Mağara içersinde bol miktarda termal su bulunmaktadır. Berrak, renksiz ve kükürt kokulu olan bu su varlığı bazı cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinmektedir. Ayrıca mağaranın yakınında ziyaretçilerin istifadesine sunulmak üzere yapılan yüzme havuzu, küçük amfi tiyatro, seyir alanları, kafeterya ve kameriyeler mayıs 2002 tarihinden itibaren turizmin hizmetine sunulmuştur.

Düden-kaynak, çöküntü obruğu konumlu aktif bir magara olan “Kaklık Mağarası”nın çevresi; Mesozoik kireçtaşları, Eeosen marn, kil, kumtaşı ve konglomeraları, miyosen-pliyosen yaşlı kil, kum, Marn ve kalkerler ile kuveterner’e ait traverten ve alüvyonlardan meydana gelmiştir .

Düden-kaynak, çöküntü obruğu konumlu aktif bir mağara olan “Kaklık Mağarası”nın çevresi; Mesozoik kireçtaşları, Eeosen marn, kil, kumtaşı ve konglomeraları, miyosen-pliyosen yaşlı kil, kum, Marn ve kalkerler ile kuveterner’e ait traverten ve alüvyonlardan meydana gelmiştir.

Kaklık Mağarası’nın doğrudan gün ışığı alan ve sürekli damlayan veya akan duvarlarında, sık bir yosun ve küçük yapraklı sarmaşık türü bitkiler gelişmiştir. Aydınlanmaya bağlı olarak gün içinde yeşilin değişik tonlarını alan bu bitkiler, mağaraya ayrı bir güzellik katmıştır.

Kükürtlü termal sularının çökelttiği kireç taşlarından oluşturduğu muhteşem bir tabiat harikasıdır. Mağaranın içi traverten havuzcuklarıyla doludur. Mağaranın ağzından şelale oluşturarak giren sular, bir havuzdan diğerine akarken muhteşem bir renk cümbüşü sunar izleyiciye. Bembeyaz travertenler ve birinden diğerine akan suların yarattığı renk cümbüşünün seyrine doyum olmaz.

Tatlı su levreği…

Perki,(Rumca).

Tatlı su levreği (Perca fluviatilis).

Bargam,

Kalinos,

Taranga.

Percidae familyasından bütün Avrupa’da yaygın olan bir etçil tatlısu balığı türü. Türkiye’de batı karadeniz ve marmara bölgesinin tatlısularında bulunur. Hem balıkçıların hem de tüketicilerin sevdiği lezzetli bir balık türüdür. Dış özelliklerinin bazıları göğüs ve karın yüzgeçlerinin kırmızıkızıl rengi ve bütün levrekler için tipik olan sert dikenli sırt yüzgecidir. Çoğunlukla vücudunda 6 ile 8 adet arası yukarıdan aşağıya incelen çizgiler vardır, ve alt dudağı üsttekinden daha öne çıkıktır. Tatlısu levrekleri 40 cm büyüklüğe kadar ulaşırlar, ama 50 cm büyüklükte tutulmuş olanlarıda vardır. Tatlısu levreklerinin böyle bir ölçüye ulaşmaları çok uzun sürer; 8 ila 10 yaşına varmış olanları ancak 25 cm boyunda olurlar.

Dişileri su kıyısının yakınında alçak su seviyesinde yumurtlarlar. Yumurtadan çıkan yavrular ilk önce su yüzüne çıkıp hava-torbalarını hava ile doldururlar. Bu yavrular akıntıdan derin sulara taşınırlar ve orada plankton’dan beslenirler. Birkaç hafta sonra alçak suya geri dönerler ve orada sivrisinek kurtçukları ve diğer böcek kurtları ile beslenmeye başlarlar.

Göllerde yaşıyan tatlısu levreklerinin yavruları henüz küçükken sazangiller yavruları ile aynı yemlerden beslendiklerinden dolayı, bir rekabet içinde yaşarlar. Bazı koşullar altında bu sazangiller yavruları, dahada büyümüş olan tatlısu levreğinin yemi olur. Gıda kıtlığı olan dönemlerde, tatlısu levreği yamyamlaşıp kendinden küçük tatlısu levreklerini yiyebilir.

Derin göllerde tatlısu levreği kış soğuğunu büyük derinliklerde geçirir. Bu zamanı atlatabilmeleri için en az 6 C° su sıcaklığına muhtaçtırlar. Avrupa tatlısularına, diğer bir tatlısu levrek türü olan Gymnocephalus cernuus bırakıldığından beri, tatlısu levreğine yeni bir rekabet olmuştur. Önümüzdeki on yıl içinde bu gelişmenin sonucu ne olacağı henüz bilinmemektedir.

Kaynakça;

http://tr.wikipedia.org/

Kuşların "Taşlık, katı" gibi adlar da verilen midesi…

Konsa,

Taşlık, Katı, (Fr. gésier) .

Kuş vb. hayvanların sindirim kanalları üzerinde bulunan kaslı, öğütücü mide, katı, konsa.

Kuşların, yemek borusu üzerinde bulunan balon şeklindeki yiyecek deposuna ise kursak denir.

Uçma olayında büyük enerjiye ihtiyaç duyulduğundan kuşlarda gelişmiş bir sindirim sistemi vardır. Mide ve barsak kuruluşu, diğer hayvanlarınkinden farklıdır. Mesela bunlarda “kursak” denilen bir torba da bulunur. Burası alınan gıdayı depolamaya ve devamlı mideye aktarmaya yarar. Besinler mideye gelmeden önce kursakta iyice yumuşatılır. Mideleri de iki gözlüdür. Birincisinde mide özsuları salgılandığından, “bezli mide” adını alır. İkincisine “taşlık, katı” adı verilir. Kuş enerji depo edebilmesi için yediğini hemen hazmeder. Mesane yoktur ve posalar derhal dışarı atılır, vücut hafifler.

Mide ve bağırsakların posayı aşağıya iten hareketleri müthiştir. Yuvasını henüz terk etmemiş bir ardıç kuşu uçmanın tekniğini şuurlu olarak bilmez. Bunun için gerekli yakıt hesabını yapamaz. Ama içgüdü olarak önüne çıkan koskoca bir solucanı hemen kursağına indirir. Karga yavrusu, sanki uçmak için fazla gıda gerektiğini biliyormuş gibi, her gün kendi ağırlığının birkaç katı öteberi yutar.

Kuşlarda gaga; besinleri tutmaya, koparmaya ve parçalamaya yarar. Ağız kısmında, aldığı besinleri öğütmeye, ufalamaya yarayan diş gibi bir organ yoktur. Taneyle beslenenler taneleri olduğu gibi veya gagalarıyla kırarak, etle beslenenler ise avlarını parçalayarak yutarlar. Kuşların çoğu besinlerini büyük parçalar halinde yutar. Yutulan besinler kursağı olan kuşlarda bir süre kursakta kalıp yumuşatılır. Besinler midede parçalanır. Ön midede sindirim fermentlerini alarak taşlığa (kaslı mideye) geçen besinler burda küçük parçalar haline gelir ve bağırsaklara geçer. Sindirim bağırsakta tamamlanır. Selüloz ise körbağırsakta sindirilir. Çok hareketli olan ve çok enerji harcayan kuşlar çok gıda almak zorundadırlar. Yalnız ot ve yaprak gibi besinlerle beslenen kuş türü çok azdır. Bitkisel besinlerle beslenen kuşlar genellikle filiz, körpe yaprak meyve tohumları yerler. Bitkisel besinlerin sindirimi hayvansal besinlerden daha zor olduğundan ve gelişme sürecinde protein ihtiyacı yüksek olduğundan bitki ve tane yiyen kuşların çoğu yavrularını böcek ve kurtlarla beslerler. Belli bir süre hayvansal proteinle beslenen yavrular gelişince yine bitki ve tanelerle beslenmeye başlarlar. Kuşların büyük bir bölümü hayvansal gıdalarla beslenirler. Böcekler, kurtlar, larvalar, yumuşakçalar, krustaseler, sürüngenler, balıklar, küçük memeliler, orta boy memeliler ve yavruları ile çeşitli kuşlar değişik kuş türlerinin besinlerini oluştururlar. Hayvansal besinlerle beslenen kuşlar sindiremedikleri tüy ve kemikleri (baykuşta olduğu gibi) bir yumak halinde ağız yoluyla dışarı atarlar. Böcek yiyen kuşların çoğu da sindiremedikleri sert kitin parçalarını aynı şekilde kusarlar. Gündüz yırtıcıları tüy, kemik, kıl gibi parçaları yemezler. Akbabalar, özellikle kuzukuşu (Gypaetus barbatus) kalın sığır kemiklerini bile midede oluşan asit (HCl) ile eritirler. Balıkla beslenen kuş türlerinden yalıçapkınları pul ve kılçıkları ağız yolu ile dışarı atmalarına karşın, martı, pelikan ve balıkçıllar bu kısımları da sindirirler. Meyvelerle beslenen kuşların birçoğu meyvelerin etli kısımlarını yer ve sindirirler, çekirdekleri ise bağırsak veya ağız yolu ile dışarı atarlar. Böylece bitkilerin yayılmasını da sağlamış olurlar.

Kuşların dışkıları da beslenmelerine göre farklıdır. Tane ve tohumlarla beslenen kuşların dışkıları kuru ve katıdır. Hayvansal besinlerle beslenenlerin ise cıvık ve genellikle yapışkandır. Meyvelerle ve bitkilerle beslenen kuşların dışkıları genellikle renkli (Yeşil, mor) ve içlerinde çeşitli tohumlar vardır.

Kuşların birçoğu yavrularını uzun bir süre yuvada besler. Bir kısmı kursaklarında veya ön midede yumuşayan, yarı sindirilmiş besinleri kusarak veya yavruların gagalarını ağız ve kursaklarına kadar sokmalarını sağlayarak beslerler. Güvercin yavruları ise ana babalarının kursaklarında oluşan sütümsü bir maddeyi gagalarını ana babalarının boğazına sokarak alıp beslenirler.

Etiyopya’ da yaşayan siyah derili yahudiler …

Falaşiler,
Falaşalar.

Etyopya’da yaşayan, kökenleri tartışmalı, siyah derili Yahudiler.

Falaşalar, Hz. Süleyman ile Saba melikesinin oğlu Menelik ile birlikte Kudüs’ten ayrılan ibraniler’in soyundan olduklarını söylerler. Günümüzde bunların, yahudiliği benimsemiş Himyeriler’ den geldikleri, bu Himyeriler’in de dağlık bölgelerdeki yerli halka yahudiliği kabul ettirdikleri düşünülmektedir.

Başka bazı varsayımlara göre, Falaşalar, İ.S. II. ya da III. yy.’larda Mısır’ daki yahudi misyonerlerince yahudileştirilmiş Abisinyalılar’dır. Daha başka bazı varsayımlara göre ise, Falaşalar’ın fiziksel görünümleri onların Afrika kökenli olmadıklarını gösterir, öyleyse bunlar, olsa olsa, Babil esaretinden sonra Mısır’a yerleşen Yahudiler’in soyundan olan ve Yukarı Mısır’dan gelen göçmenler olabilirler.

Etiyopya’da (Habeşiştan) yüzyıllarca yaşamış zenci Yahudiler’dir. Falaşalar, Güney Arabistan’daki krallığın yöneticisi Saba Melikesi’nin Yeruşalayim’de Kral Şelomo Ameleh’i ziyaret edişinden sonra (Birinci Krallar, 10) Şelomo’nun zekâsına büyük bir hayranlık duyarak ülkesine geri dönerken; yanındaki Yahudiler’den bir grubun daha sonra Etiyopya’ya yerleştiğini ve bunların Falaşa cemaatinin kökeninin oluşturduğuna inanılır. Ayrıca Falaşalar arasında Saba Melikesi ile Şelomo Ameleh arasında gerçekleşen evliliğin zürriyetinden geldiklerine inananlar da bulunmaktadır. Muhtemelen Falaşalar, Etiyopya’da Samiler’den evvelki dönemlerde yaşamış olan ve Yahudiler’in oraları ziyaret ettikleri dönemlerde Yahudiliği benimseyen bir kabileden gelmektedirler.

Milat’ın ilk yüzyıllarında Falaşalar, Tora’dan haberdar olmuşlar ve emirlerini kabul etmişlerdir. Ancak Talmud’da yeralan bilgelerin açıklamaları bunlara tamamen erişmemiş ve gelen ziyaretçilerin verdikleri öğretilerle yetinmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu nedenden ötürü Falaşalar çocuklarını sekiz günlükken sünnet etmelerine, Şabat’ı ve birçok dini bayramı uygulamalarına ve kaşeruta uymalarına rağmen Roş Aşana’da Şofar çalmazlar, Sukot’ta Lulav ve Etrog’u kullanmazlar, Purim ise hiç kutlanmaz…

Falaşalar kendilerini “Beta İsrael” (İsrael’in evi) olarak çağırırlar. Etiyopya’daki komşuları ise onların dilinde “sürgünler” anlamına gelen “Falaşa” derlerdi.

Etiyopyanın para birimi;

Akdeniz yöresinde yetişen ve dalları sepet örmekte kullanılan, çalı görünüşlü bir bitki …

Ayıt,

Hayıt, (Namus ağacı, Rahip biberi, Kadın otu).

Vitex agnus-castus, Agnus castus, Petit poivre.

Mine çiçeğigiller familyasındandır. Hayıt kışın yapraklarını döken, oldukça baharatlı bir kokuya sahip, beyaz-mor çiçekli çalımsı bir ağaççıktır. Çiçekleri yaz sonu açar ve sonbaharda minik yemişler verir. Yaprakları 5-7 yaprakçıktan oluşur. Akdeniz bölgesinde bolca bulunur. Kökü, yaprakları, yemişleri şifa için, sapıysa sepet yapımında kullanılır. Hayıtın bilimsel adı Yunanca’da namus anlamına gelen agnos castus’ tan gelir.

Faydaları;

Hayıt en çok erkeklerdeki cinsel isteği azaltmasıyla ünlenmiştir. Kadınların hormon dengesi üzerindeki olumlu etkileri vardır.Hormon dengesizliğinden kaynaklanan kadın hastalıklarını iyileştirir. Menopozda görülen ter basmalarına, başdönmesine, döl yolu kuruluğuna, sinir bozukluklarına, isteriye, kabızlığa, hazımsızlığa, osteoporosis’e (kemik içlerinin koflaşarak zayıflamasına neden olan bir hastalık) iyi gelir.

Rahmin ameliyatla alınmasından sonra vücudun dengelenmesine yardımcı olur. Adet öncesi görülen, adetin başlamasıyla kesilen, alınganlık, kızgınlık, duygusal çöküntü, göğüslerde şişme ve hassasiyet, tatlı yiyeceklere aşırı istek, kabızlık veya ishal, karın şişmesi, başağrısı gibi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılır.

Düzensiz adette ve olağandışı rahim oluşumlarının bulunduğu durumlardakullanılır. Rahim kistlerinde; yumuşak adele dokusunda oluşan lifsi kistlerin tedavisinde şifa sağlar. Bazı rahim iltihaplarında kullanılır. Projesteron ağırlıklı doğum kontrol haplarının kullanımı sonrasında adet döngüsünün düzenlenmesinde şifa sağlar Anne sütünü artırır. Hamilelerin kullanması için bir sakınca yoktur. Fakat sütün erken gelmesine neden olabilir.

Homeros’ un İlyada destanında namus simgesi olarak geçer. Hayıtın şifası için kullanımı yaklaşık 2500 yıl geriye gider. İ.Ö. 450 yılında Hipokrat’ın hayıtın yaraları iyileştirici özelliğine değinmesinden beri bu otun erkeklerde cinsel isteği azaltıcı, kadınlarda hormon dengeleyici etkisi ön plana çıkarak, kullanımı günümüze kadar gelmiştir. 1200 tarihli Fars tıp kitaplarında hayıtın ‘zaptedilemez rahim enerjisi’ olarak tanımlanan, isteriyi iyileştirici özelliklerine değiniliyor. Mısır’daki pazarlarda hala bu rahatsızlığa karşı satışı yapılıyor.
Almanya’da, 1930 yılında, Dr. Cerhard Madaus’un hayıt üzerine yürüttüğü ilk bilimsel araştırmalar, bu bitkinin kadınların hormon dengesi üzerindeki olumlu etkilerini onaylar. O günden bugüne hayıt, bir ‘kadın otu’ olarak tanımlanmaya başlamıştır. Bilim adamları, hayıtın, vücutta hormon dengesini sağlayan hipofiz bezini düzenleyerek, hormon dengesizliğinden kaynaklanan kadın hastalıklarını iyileştirdiğini düşünüyorlar. Biz hayıtın diğer şifa özelliklerini bir kenara bırakıp kadın hastalıklarına etkisi üzerinde duracağız.

Yahudi Soykırımı …

Holokost,
Holokost sözcüğü (Yunanca: holókauston), “holos” (tüm, komple) ve kaustos (yakılmış, köz olmuş) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve tamamen yakılmış, yanıp kül olmuş anlamına gelir. Kaustos sözcüğünün kökü yakmak anlamına gelen kalein sözcüğüne dayanır.

Holokost, Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: Felaket) anlamındadır.

Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir.

Yahudiler başta olmak üzere Sintiler, Romanlar, Yenişler ve diğer “Çingene” kabul edilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır.

Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar” olarak görülmüş olmalarıydı.

Öldürülen insanların yanı sıra, aralarında Afrika kökenli Almanların da olduğu binlerce kişi ise zorla kısırlaştırıldı.

Kaynakça,

http://tr.wikipedia.org

1 356 357 358 359 360 363