Gezici samuray…

Ronin,

Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

47 Ronin, efendileri lord Asano’nun ölümünden sonra ronin olan samurayların hikayesidir ve samuray tarihinde bushido kavramını en iyi anlatan hikayelerden biridir. Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

Aşağıda hazırlanan minik sözlük Japon tarihi ve kültürüne uzak olanlar için faydalı olacaktır.

Shogun;

Japonya’da ” merkezi feodal sistem “de merkezde yer alan, diğer toplumlarda krala denk gelebilecek güç odağı. Daimyo’ların varlığına izin verdikleri ancak herhangi bir güç kullanmasına imkan tanımadıkları mevkii. Seitai shogun kelimesinin kısa halidir. Barbarları yenen general anlamına gelir. Zamanında Japonya’nın kuzeyinde yaşayan relatifli geri kalmış bir halk olan Ainu’ları yenmeye yollanan generallere verilen sıfat. Daha sonra sadece tek kişiye verilen, imparator yerine ülkeyi yöneten kralvari bir feodal makama dönüşmüştür.

Samuray;

Japon feodal yönetiminde askeri aristokrat sınıf ve bu sınıftan olan savaşçılara verilen isim..Normal halk sınıfının hayatları üstünde söz hakkına sahiptiler ve işaretleri olarak da iki kılıç taşırlardı..Özel hak ve imtiyazları 1871’de feodal yönetimin düşmesiyle kaldırıldı..

Ronin;

Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.

Bushido;

Japonca “savaşçı’nın yolu”. Samuray sınıfının davranış biçimini belirleyen kurallar toplamı.

Edo;

Şimdi Tokyo olan şehir. Tokugawa shogun’u Edo kalesini yaptırıp Japonya’yı oradan yonetmiştir.

Daimyo;

Japonya’nın modernleşme sürecinde kritik rol oynayan landlord ( derebeyi )’lar. Samurayların korumasında güç odağı halinde iken (merkezde shogun olmasına rağmen) zamanla tacir sınıfı ile yakın bağ kurup Japonyada faşist bir düzene gidilmesine yol açmışlardır. Zira gözden düşen samuray’lar ronin mertebesiyle geri dönüp gidişatı değiştirmiştir.

Seppuku;

Seppuku sonu harakiri ile tamamlanacak olan törenin adı’dır. Japonların diğer sanatlarında olduğu gibi bu da bir tören veya bir ahenk ve uyum içinde olmalıdır.

Seppuku’nun bir tören şeklinde gerçekleştirilmesi Edo döneminin ortalarında başlamıştır.Samurayların kendi onurlarını korumak için veya onurlu olduklarını ispat etme amacıyla yaptıkları “kendi kendilerini cezalandırma” ya da “onurlandırma” törenidir. Bir süre sonra Japonlar karnın kesilmesi ile ilgilenmezler. Önemli olan onur için ölmeye hazır olmaktır. Zaten seppuku törenlerinin hemen hemen tümünde karın kesildikten sonra veya kesilmese de ölecek kişinin arkasında bekleyip o kişi hazır olduğunda kafasını ” katana ” ile kopartacak “kaishakunin” adlı bir görevli vardır. Örneğin sensu-bara adı verilen bir seppuku çeşidinde, samuray v.s karnının üzerine bambudan yapılmış bir yelpazeyi koyar ve sadece başını acı çekermiş gibi öne doğru uzatır…..uzattığı anda da kafa zaten kaishakunin tarafindan uçurulur. Diğer bir seppuku yöntemi ise juu-bun seppukudur ki şöyle gelişir; kişi karnını haç şeklinde keser ( + ) ve yarar. Yardıktan sonra hemen ölmediği gibi iç organlarını dışarı çıkarıp mümkünse toprağa koymaya çalışır ve yine orada ölürmüş.

Su samurundan elde edilen post…

Lutr,
Lutra,

(Fransızca loutre),
Su samuru ,
Su iti,
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır. Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar.

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler.

Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.

Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur. Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı…

Talasemi, (İng. thalassemia ).

Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.

Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi MajorCooley anemisi (Hasta Tip): Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman….

Kerpe,
(Eski adı, Kalpe).


Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır.

Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı’nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul’un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe’den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe’ ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra’ ya 10 km. , İzmit’ e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe’ deki eşsiz güzellikteki  “Kayalıklar” ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia’sının bir limanı olup Kefken Adası’nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 ‘de ünlü Onbinler’in buraya gelmesiyle, Xenophon’un Anabasis’inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop ‘tan gemilerle Ereğli’ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı’na çıkmıştır.

Ama işler umulduğu gibi gitmez ve Bithynia’ lılar düşmanı öldürür ve geri kalanları tepeye sıkıştırarak kuşatmaya alır. Ancak ordunun diğer bölümünün geldiğini haber alan Bithynia’lılar kuşatmayı kaldırarak geri çekilir. Kalpe Limanında birleşen üç grup ölülerini gömer ve tümülüs yaparlar. Xenophon kurban ciğeri falında başkomutanlığın ona hayırlı olmayacağını öğrendiği için , başkomutanlığı Neon’a bırakır. Yörede birkaç gün konakladıktan sonra yiyeceğin tükenmesi nedeniyle çapul akınlarına başlarlar. İranlı Satrap Phrnabazos’un atlıları , bir akıncı koluna saldırır ve 500’den fazla asker öldürür. Aynı akşam Bithynia’lılar da, Kalpe Limanı’nda, yarımadada konaklamış olan ordunun ileri karakollarına saldırırlar, birçok askeri öldürürler. Ertesi gün, ordu çapul akınını toplu olarak yürütmek amacıyla kentin iç bölümlerine köylere uzanır. Orada da Pharnabazos’un gönderdiği ; Spithridates ve Rhathines komutasındaki satraplık ordusu görülür; ancak savaşı Onbinler kazanır.

Adapazarı Ovası’na verilen bir başka ad…

Akova, Adapazarı ovası,

Sakarya ilinin Merkezi olan Adapazarı Akova adıyla anılan düzlükte, İl’in en büyük ovasıdır. Bir adı da “Adapazarı Ovası”dır. Aşağı Sakarya Vadisi’nde Sapanca gölü ile Adapazarı’nın doğusunda yer alır. Doğuda Keremali Dağı’nın eteklerine dek uzanan Akova, Marmara Bölgesi’nin En büyük ovalarından biridir. Sakarya Havzası’nın aşağı kısmındadır. İl toprakları içerisinde Adapazarı Ovası (Akova), Pamukova (Akhisar Ovası), tektonik kökenli düzlük alanlardır. Geyve Boğazı aynı zamanda bu iki ovayı birbirine bağlamaktadır.

Akarsuların taşıdığı alüvyonlardan oluşan bu ovalar ilin tarım alanlarıdır. Adapazarı Ovasının bulunduğu alan kırık fay hattı üzerinde olduğundan, tarih boyunca çeşitli depremlere sahne olmuştur. Sakarya Irmağı’nın taşıdığı kalın bir alüvyon tabakasıyla kaplı olduğundan çok verimlidir. Ova’yı güneyden kuzeye doğru akan Sakarya Irmağı ve doğudan güneye doğru akan Mudurnu Çayı sulamaktadır.

Ovada mısır, şeker pancarı, patates, buğday, arpa, soğan, ayçiçeği, fındık, meyve ve sebze yetiştirilir. Özellikle üzüm, elma, domates, armut, karpuz, kavun, kiraz, dolmalık biber, lahana, ayva, sakız kabağı, taze fasulye, erik, şeftali ve ceviz yetiştirilir.

Mezopotamya mitolojisinde, sedir ormanlarını bekleyen dev tanrı….

Humbaba, (Asur).

Huwawa (Babil),

Akad mitolojisindeki canavarımsı bir devdir. Tanrıların yaşadığı sedir ormanının bekçisi, koruyucusudur. Yüzü aslan yüzüdür.

Huwawa veya Humbaba Hititler ve Hurriler’ de Kupapa’ dır, ki Kibele olarak Yunan ve Arap dillerine çevrilmiştir. Öz olarak mitolojinin belirttiği gibi bir dev değil, bir Tanrıçayı, onun da ötesinde ata tanrıçayı temsil eder. Gılgamış destanında geçtiği gibi ana tanrıçadan kopup gelen ve uygarlaşmanın akabinde ona ihanet eden kişi Endiku’ dur. Gılgamış destanı Huwawa’ yı öldürmekten korkar, zira ona yabancıdır. Fakat Endiku, onu bilmekte, tanımaktadır. İhanetin mantığı içinde düşünülürse Endiku’nun yaşaması için Huwawa’nın ölmesi zorunludur.

Gılgamış Destanı’nda bunlardan başka şu tanrıların adları anılmaktadır;

Adad (Fırtına yağmur tanrısı),

Antum (An’ın karısı),

Absu (Tanrıları meydana getiren su),

Aruru (Yaratıcı tanrıça Endiku’yu kilden yarattı),

Aya (Utu’nun şafağı ve gelini),

Belit-Şeri (Yeraltı yargıçlarının zabıt katibi),

Dilmun,

Dumuzi (Ya da Dumu-zid),

Tammuz ya da Temmu (Samilerde Verimlilik tanrısı Çoban demek İnanna’nın da kocası), Endukugga ve Nindukugga (Yeraltı tanrı ve tanrıçası Enlil’in ana-babası),

Enkidu (Aruru’nun yarattığı yabanıl yaratık),

Enugi (Sulama tanrısı),

Haniş (Kötü havayı haber veren göksel varlık),

Humbaba ya da Huvava (Sedir ormanı bekçisi canavar, Anadolu’lu bir tanrı olduğu sanılıyor), İgigi (Gök tanrılarının ortak adı),

İnsan-akrep (Tanrıların karşıtı),

İrkalla ( Ereşkigalin bir başka adı),

İşullana (An’ın bahçivanı),

Lugabanda (Çoban-tanrı, kral Gılgamış’ın babası ya da koruyucusu),

Mammetum (Alınyazısı-tanrısı),

Namtar (Uğursuzluk şeytanı, hastalık getirici Yeraltı ülkesinin başpapazı),

Nergal (Yeraltı tanrı Ereşkigal’in kocası),

Ningal (Ay tanrısının karısı, güneşin annesi),

Ningirsu (Ninurta’nın eski adı Verimlilik tanrısı),

Nirnurta (Ningirsu’nun yeni adı Savaş ve bereket tanrısı),

Gizzida ya da Ningizzida (Bereket tanrısı Hayat ağacının efendisi).

Enzu (Ay tanrısı Sin’in öbür adı),

İşkur (Tanrı Adad’ın Mezapotamya Samilerinde kullanılan adı).

İştar (Savaş ve aşk tanrıça Mezapotmaya’ nın en ünlü tanrıçasıdır).

Trabzon’un Sürmene ilçesine özgü, ekşimsi tadı olan bir peynir cinsi…

Aho,

Karadeniz, Trabzon bölgesi için peynir çeşitleri; Varil Peyniri, Kebir Tam Yağlı Peyniri, Minzi Peyniri, Sürmene Aho Peyniri, Tonya Kaşarı, Yayla Peyniri, Koleta Peyniri, Otlu Peyniri, Sürmene Çökelekli Meleze Peyniri, Akçabat Tel Peyniri, Golot Peyniri, Tamyon Peynir.

Beyaz peynir çok fazla gözenekli ise alırken bir kez daha düşünün. Gözeneklerin fazlalığı, asitli süt kullanıldığını gösterir. Beyaz peynir ambalajına fazla su salmışsa bu peynirin yeterince olgunlaşmadığını gösterir.Tadıldığında çok fazla ekşilik veren beyaz peynirden kaçının. Ancak ekşi oranı çok az olan peynirde yoğurt kültürünün kullanılmış olabileceği aklınızda olsun. Taze kaşar peyniri açık sarı renkte, homojen yapıda, süt kokulu, kolay dilimlenebilir ve az tuzlu olur. Dil peyniri az tuzlu olmalı ve lif lif ayrılabilmelidir.

Peynir, ışıksız ortamda (buzdolabında, sebzelik gözünde) saklanmalıdır. Peynir hemen tüketilmeyecekse, kendi ambalajında saklanmalıdır. Ambalajı açıldıktan sonra ise mutlaka saklama kabında veya ambalaj malzemelerine sararak korunmalıdır. Aksi takdirde peynir nemini kaybeder, aroması ve lezzeti azalır.  Peynir dilimlere ayrılmadan saklanmalıdır, böylece dış ortamla teması en aza indirilebilir.  Kızartma peynirler tüketilmeden önce 4-5 saat suda bekletilerek tuzu alınmalıdır. Beyaz peynir dışındaki peynirler yıkanmaz, su ile temas peynirin lezzet ve aromasının kaybolmasına yol açar. Beyaz peynirleri keserken, bıçağı ıslatmak peynirin düzgün kesilmesine yardımcı olur.

Yaprakları salata gibi yenen kokulu bir bitki….

Roka, (Eruca sativa). Rumca.  Eruca sative, Garden rocket, Roquette.   Roka, Balık, Rakı .  Yazmazsam kendimi suçlu hissederim.  Afiyet olsun.

Turpgillerden, yaprakları salata gibi yenen, 20-40 santimetre yüksekliğinde, kokulu, bir iki yıllık bir bitki olan roka, sebze olarak bahçelerde yetiştirilen, kokulu, bir iki yıllık bir bitkidir.  Örneğin Slovenya’nın Koper bölgesinde peynirli börek yapımında kullanılır. İtalya’da özellikle Venedik kenti civarında pizza ve makarna yemeklerine konur.    C vitamini açısından oldukça zengindir. Ayrıca, K ve P vitamini ile çeşitli mineraller içerir.

Yapraklar toplu, dişli kenarlı ve tüylüdür. Çiçekler sarımtrak veya beyazımtrak olup, üzerleri morumsu damarlıdır. Sebze olarak bahçelerde yetiştirilir. Sert kokulu ve baharatlı bir bitkidir. Kök ve tohumdan üretilir. Bol sulak yerlerde yetişir.Bitkinin yaprakları yakıcı, lezzetli bir uçucu yağ ihtiva eder ve C vitamini taşır. C vitamini miktarı oldukça yüksek olup, 100 gram taze yaprakta takriben 150 mg kadar bulunur. Roka yaprakları daha çok sonbahar ve kış aylarında salata olarak kullanılır. İştah açıcı, uyarıcı, kuvvet verici ve öksürük kesici özelliği vardır. Tohumları da aynı etkileri gösterir. Afrodizyak özeliği vardır.     Roka iştah açıcıdır. Mideyi kuvvetlendirir ve hazmı kolaylaştırır. İdrar söktürücüdür. Karaciğere faydalıdır. Karaciğer ağrılarını giderir, kanı temizler ve sarılığı keser. Uyarıcıdır. Vücuda kuvvet verir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Cinsel gücü ve isteği arttırır. Öksürüğü keser. Vücuttaki zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Çeşitli esansları, P ve K vitaminleri, çok faydalı mineralleri içeren rokanın, karaciğerin dostu, mideyi kuvvetlendirici, kansızlığı gideren ifade ediliyor.

Uzmanlar, yeşil salata şeklinde yenen rokanın, tadı ve asitleri ile mideyi çalıştırdığını, hazmı arttırdığını, iştahı açtığını, böbrekleri çalıştırdığını,öksürük kesici, idrar söktürdüğünü ve karında toplanan suyu boşalttığını bildiriyor.  Rokanın yaprakları, kökü ve tohumları kullanılır. Kökünden ve tohumlarından baharat üretilir. Baharatı yemeklere güzel koku ve tat vermek için kullanılır. Yapraklarının ise salatası yapılır.

Roka salatası;

Malzemeler; 1/2 demet roka,  2 dal taze soğan  10 adet kiraz domates  1/2 adet limon  zeytinyağı.    

Yapılışı; Rokalar iyice yıkanıp, doğranır,  Soğanlar ince ince doğranır.  Domatesler dörde bölünür.  Limonun suyu sıkılıp zeytinyağı ile karıştırıldıktan sonra salatanın üzerine gezdirilir. .

“Beklenen Şarkı”, “Aysel, Bataklı Damın Kızı”, “Şehvet Kurbanı” gibi filmleriyle tanınmış, Türk sinemasının ilk kadın yıldızı….

Cahide Sonku,
Cahide Serap,

(27 Aralık 1916, Yemen – 18 Mart 1981, İstanbul),
Asıl adı Cahide Serap (27 Aralık 1916, Yemen – 18 Mart 1981, İstanbul),
Sinema ve tiyatro oyuncusu.
Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızıdır.

16 yaşında Darülbedayi’ye girmiş, zamanla İstanbul Şehir Tiyatroları’nın gözde oyuncuları arasında girmiştir. Muhsin Ertuğrul döneminin önemli isimlerindendir. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya geçti. Daha sonra 1950 yılında kendi adına Sonku Film şirketini kurdu. “Fedâkar Ana” filmiyle yönetmenliği denedi. Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Arka arkaya Shaw, Tolstoy, Shakespeare, Çehov gibi yazarların oyunlarında rol alarak şehir tiyatrosunun önde gelen kadın oyuncularından biri oldu. Bir süre sonra Fabrikatör İhsan Doruk ile evlenen Sonku’nun bu evlilikten Ender adında (d.1953) bir kızı oldu. Daha sonra bu eşinden de boşandı.

“Bataklı Damın Kızı Aysel” adlı filmle ünlenen Cahide Sonku, o günden sonra adeta bir “fetiş” oldu ve hemen her filmde erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle izleyicinin karşısına çıktı. 1963 yılında bir yangın sonucu kurmuş olduğu Sonku Film’in yanması üzerine iflas eden Cahide Sonku hayatının geri kala kısmında kısa bir süre Şehir Tiyatrosu’nda çalıştı. 1961’de Dormen Tiyatrosu’nda ‘Taşra Kızı’ ile sahneye döndü. Ama içki düşkünlüğü nedeniyle bu tiyatrodan ayrıldı. daha sonra buradan ayrılan Sonku,ömrünün son yıllarını sefalet içinde geçirdi.  1979 yılında Sinema Yazarları Derneği hizmet ödülünü aldı. Alkol bağımlısı olduğu da ileri sürülen Sonku, 1981’de Alkaraz Sineması’nda fenalaşarak 64 yaşında öldü. Zincirlikuyu mezarlığına gömüldü.   Sonku, zarifliği ve güzelliğinin yanı sıra temiz Türkçesi, düzgün diksiyonu, rolüne kişiliğini katmasıyla büyük bir üne ermiştir.


Filmleri;
Söz Bir Allah Bir 1933, oyuncu,
Bataklı Damın Kızı Aysel 1935, oyuncu,
Akasya Palas 1940 oyuncu,
Şehvet Kurbanı 1940 oyuncu,
Kıskanç, 1942 oyuncu,
Yayla Kartalı 1945 oyuncu,
Senede Bir Gün 1947 oyuncu,
Fedakar Ana 1949 yönetmen,
Bir Kavuk Devrildi 1939,
Fedakar Ana 1949
Yuvamı Yıkamazsın, 1947
Kızılırmak-Karakoyun 1946,
Vatan ve Namık Kemal, 1951 yönetmen ve oyuncu,
Beklenen Şarkı (film) 1954 yönetmen ve oyuncu,
İlk ve Son

CAHİDE SONKU

Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi halife tayin ettiği gün olarak kutlanan Alevi bayramı…

Gadir Hum,

Hazreti Muhammed’in Hicretinin 10. yılında Veda Haccı dönüşünde Hazreti Ali’yi taltif ettiği gün olarak kutlanan ”Gadir-i Hum Bayramı”  dır. Bu bayram, Kurban Bayramı’ ndan sonraki sekizinci güne denk geliyor. 29 Zilhicce, Hz. Muhammed’in Medine’ye göç etmek zorunda kaldığı gün, düşmanların dikkatini çekmesin diye Hz. Ali’nin onun yatağında yattığı gece olarak biliniyor.

Arap alevilerinde bazı özel günler kutsaldır ve bu günlere bayram denir. Bayramların en önemlisi arapçada iydil ğadir, denilen gadir humm bayramıdır. Zahiri olarak bu günde peygamber Hz. Ali’ yi yerine vasi, veli, mevla, halife ve imam olarak seçip atadığı için kutlanır. Ama bu arap alevilerinde görünen kısımdır ve dışarıya bu şekilde aktarırlar. Batıni olarak ise bu gün peygamberin Ali ile ilgili bir çok sırrı açıkça ortaya koyduğunu ve ilan ettiğini söylerler. Bu sebeple bu gün arap alevilerinin en büyük bayramıdır.  Türkiye genelinde nüfus itibariyle en fazla Alevi yoğunluğunun Hatay’ da bulunduğu bilinmektedir. Gadir Hum Bayramı Alevi halkının en büyük bayramıdır. Alevi inancına göre Gadir Hum Bayramında çalışmak günahtır. Hatta o gün cehennem ateşi bile yanmamaktadır.

Avustralya' da yaşayan kısa bacaklı bir hayvan…

Vombat,

Vombatlar (Vombatidae), yaklaşık bir metre uzunluğunda, 4 ayaklı, kısa bacaklı, kısa kuyruklu keselilerdir. Güneydoğu Avustralya ve Tazmanya‘nın ormanlık ve dağlık bölgelerinde yaşarlar. Dışkıları kare şeklindedir. 3 türü vardır:

Bayağı vombat (Vombatus ursinus)

Kuzey kıllı burunlu vombatı (Lasiorhinus krefftii)

Güney kıllı burunlu vombatı (Lasiorhinus latifrons)

Vombatlar yalnız Avustralya anakarası ile Tasmanya Adası’nda yaşayan keseli hayvanlardır . Tombul görünüşlü gövdelerinin uzunluğu yaklaşık 1 metre, postları kahverengimsi boz ya da sarımsı bozdur. Kuyruklan kısa ve küt, bacakları kalın ve çok güçlüdür. Ayı yavrusunu andıran bu hayvanlar gündüzleri toprakta kazdıkları uzun tünellerde geçirir, geceleri dolaşmaya çıktıklarında ot, yaprak, kök gibi bitkisel maddelerle beslenirler. Dişleri kemiricilerde görüldüğü gibi sürekli uzar. Dişlerin keskin ve belli bir uzunlukta kalması aşınmayla sağlanır. Vombatların iki türü vardır. Bayağı vombat (Vombatus ursinus) kısa kulaklı, kaba postlu ve tüysüz burunludur. Çok daha az rastlanan burnu tüylü vombatın (Lasiorhinus barnardi) postu daha ince tüylü, kulakları daha uzundur. Vombatlar ürkek ve uysaldır. Ama yavrularını korumak için saldırmaktan kaçınmazlar. Tünellerde yaşama alışkanlıkları tarım alanlarına zarar verdiğinden çiftçilerin düşmanlığını kazanmışlardır.

http://tr.wikipedia.org

Gözdeki billur cismin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık…

Katarakt, (Fr. cataracte, İng. cataract ).

Perde, Aksu, Boz inmesi, Akbasma.

Gözdeki billur cismin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık olup göz perdesi de denir. Halk arasında Aksu, Boz inmesi, Akbasma gibi isimlerle de anılır. Doğuştan veya kazanılmış nedenlerle, tam veya kısmi olarak göz merceği veya mercek kapsülünde, proteinlerin presipitasyonu sonucu göz merceğinin saydamlığını kaybetmesi, donuklaşması ve ışığın geçişine izin vermemesiyle belirgin, göz merceğinin en yaygın ve en önemli bozukluğudur.

Göz merceğinin bulutlanıp, görmenin bozulması çoğunlukla 50 yaşından sonra görülür. Nedeni göz yaralanması, şeker hastalığı, gözün uzun süre ışığa maruz kalması, damar sertliği veya beze hastalığıdır. Bazen doğuştan da olabilir. En çok yaşlılığın neden olduğu hastalıktır.  Göz kameraya benzeyen optik bir sistemdir. Dışarıdan gelen ışık ve görüntülerin görme merkezine net olarak ulaşabilmesi için, önce gözün en dış saydam tabakası olan korneada, sonra gözün içindeki lens tabakasında kırılması gerekir. Normal şartlarda bu iki tabaka da saydam yapıdadır. Göz merceğinin yoğunlaşması görüntüyü bulanıklaştırır. Opaklaşma arttıkça hem uzak hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır.

Kataraktın ilaçla veya gözlükle tedavisi mümkün değildir. Tek tedavisi ameliyattır. Ameliyat, şeffaflığını kaybetmiş olan göz merceğinin alınıp yerine yeni bir göz merceğinin yerleştirilmesi sistemine dayanmaktadır.

Katarakt tedavisinin en güncel olan ameliyat sistemi Fako cerrahisidir. Fako cihazı, saniyede 40.000 defa titreşen ses dalgaları yardımıyla kataraktı göz içerisinde eritir. Böylece katarakt temizlendikten sonra, katlanabilir ve akrilik maddeden üretilmiş mercek göz içerisine yerleştirilir. Fako cihazı sayesinde göz içerisine çok küçük bir bölgeden girilerek ameliyat tamamlanmaktadır. Her türlü katarakta uygulanabilmektedir. İşlem süresi kısalmakta ve ameliyatın emniyeti artmaktadır. İşlemi tamamlarken Katarakt Lensin (mercek) bulanıklaşmasıyla karakterizedir, bu lens doğal olarak gözünüzün içinde bulunur.( fotoğraf makinasının içindeki mercek gibi)

Katarakt ameliyatı; mikroskop altında, ameliyathanede mikropsuz bir ortamda gerçekleştirilir. Lokal anestezi ile ameliyat olanlarda birkaç saatlik yatak istirahatı yeterlidir. Göz lokal damla veya uyuşturucu bir iğne ile hareketsizleştirilir ve ağrı duyusu böylece ortadan kaldırılır. Kataraktın olgunluk derecesine göre ultrason (Fako) ile dikişsiz veya klasik yöntemle dikişli olarak yapılabilir. Katarakt alınarak yerine suni göz içi lensi konulur. Kesi yeri: 3.2 mm. lik bir yerden dikişsiz veya klasik yöntemle dikişli olarak yapılabilir. Ameliyat esnasındaki zorluklar ve olası beklenmeyen durumlar çok ender ve önceden tahmin edilemezler. Bazen arka kamara yerine ön kamaraya veya askılı mercek uygulanabilir. %5 vakada arka kapsül yırtılabilir, kanama olabilir, çok ender durumlarda da görmenin kaybıyla sonuçlanabilir. Vakaların birçoğunda (95%), katarakt ameliyatı ağrısızdır. Görme çok hızlı düzelir ve birkaç hafta sonra en iyi görmeyi sağlayan gözlük yazılabilir. Gözde bulunan başka hastalıklar görmeyi etkileyebilir. Ameliyat sonrası iki ay süreyle damla ve merhem uygulanır. Bu süre içinde araba kullanmak tehlikeli ve ağır işlerde çalışmak uygun değildir. Vakaların %30 da,birkaç yıl geçtikten sonra ikincil bir puslanma olabilir, ikincil katarakt olarak adlandırılan bu durum yag lazerle ortadan kaldırılabilir.

Kaynakça; http://tr.wikipedia.org

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşayan büyük veli…..

Emir Sultan,

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa’da yaşayan büyük veli.

İsmi Muhammed, lakabı Şemsüddin’dir. Babasının adı Ali’ dir. 1368 (H.770) senesinde Buhara’da doğdu. Soyu, Peygamber efendimize dayanır. Ona, Buhara’da doğduğu için Muhammed Buhari, Seyyid olduğu için Emir Buhari, Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da Emir Sultan denilmiştir.

Emîr Sultan 1430 (H.833) senesinde Bursa’da vebâ hastalığından vefât etti. Vefât ettiğinde 63 yaşındaydı. Emîr Sultan vefât ederken, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yıkayıp, cenâze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefât ettiği gün Hacı Bayrâm-ı Velî mânevî bir işâret ile Bursa’ya geldi. Gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenâze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa’nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.  Emîr Sultan hazretlerinin türbesi yapılırken türbeyi yapan zât, rüyâsında Emîr Sultan’ı gördü. O zâta; şurayı şöyle yap, burayı böyle yap diye, türbesi bitinceye kadar, her gece rüyâda emîr verdiler. O zât, türbe yapımını bitirdikten sonra, bir daha Emîr Sultan’ı rüyâsında görmedi.

Bursa’nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa’nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede “Emir Sultan mezarlığı”nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507’de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804’te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tamir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.

Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa’da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır

Güney Amerika’da yaşayan Jibarolar’da (Jivorolar da denir), özel işlemlerle portakal kadar küçültülen düşman kafasına verilen ad…

Tsantsa,

Amazon bölgesinin uçsuz bucaksız ormanlarında, içlerinden bazıları, avlanmak için hala yayları ve sarbakan denilen üfleme kamışlarıyla kürar zehirine batırılmış oklar atan vahşi halklar yaşar. Bu halklardan ancak birkaçı, pek ilkel şartlarda da olsa tarımla uğraşır. Bu Amazon kızılderilileri içinde en vahşileri, en kan dökücüleri Jivarolardır. Vahşi Jivarolar, savaşta öldürdükleri düşmanlarının, yâni insanların başını keserek “tsantsa” adı verilen savaş hatıraları haline getirmeye pek meraklıydılar. Bu akıl almaz uygulama Jivarolar arasında çok yaygın bir gelenek halini almıştır.

Son derece vahşice olan bu uygulama da düşmanın kafası kesilir. Bütün kemikleri çıkarılıp ve derisi yüzüldükten sonra çeşitli bitkilerle birlikte suda kaynatılan kafatası kızgın taşlar arasında sıkıştırılır. Böylece kafatası, saçları bozulmadan, bir portakal kadar küçültülür, Tsantsa’ nın, sahibine sihirli bir kuvvet verdiğine inanılır. Bir Jivaro ne kadar çok kafatası küçültmüşse o kadar itibar kazanır.

Belgesellerde anlatıldığına göre, savaşçı kestiği kafayla birlikte düşmanının ruhuna da sahip olurmuş. Küçültülen kafada dikilen ağız ve gözlerin sebebi ruhun kaçışını önlemek içindir. Ruh yerinde kaldığı ve savaşçı tsantsa ya sahip olduğu zaman daha güçlü olurmuş.

Bir soruna çözüm bulunduğunda hoşnutluk belirtmek için kullanılan söz…

Euraka, (Heureka),
Evreka, (Yunanca)

Rivayete göre Arşimet (archimedes) banyoda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini başka bir rivayete göre de şekilsiz bir cismin haciminin, suya battığı anda su hacmindeki değişikliği bularak hesaplanabileceğini bulur.

Buluşunun heyecanıyla Eureka, Eureka (yunanca Buldum, Buldum) diye bağırarak çırılçıplak sokağa fırlar. Arşimet’in, bu ünlü hikayeyisine izafeten bir keşfi kutlarken hoşnutluk belirtmek için kullanılan bir ünlem olmuştur.

Roma donanmasına karşı buluşlarıyla Sicilya Adasının savunmasında başarılar göstermiştir. Roma donanmasına karşı adayı yaptırdığı mancınıklarla, aynalarla güneş ışınlarını yansıtarak gemilerin yelkenlerini yakarak savunmuştur.

Yeryuvarı üzerinde herhangi bir noktadan geçen paralelle Ekvator arasındaki yay parçasının açısal değeri…

Enlem, (İng. latitude).

Yer yuvarlağı üzerinde herhangi bir noktadan geçen paralel ile Ekvator arasındaki yay parçasının açısal değeri, arz derecesi.

Enlem, yeryüzündeki herhangi bir noktanın Ekvator’a olan uzaklığının derece, dakika, saniye cinsinden değeridir. Enleme bağlı olarak yeryüzünde aşağıdaki özellikler değişiklik gösterir.

Güneş ışınlarının geliş açısı aynı iken Dünya’nın şeklinden dolayı yere düşme açıları farklıdır. Güneş ışınlarının yere düşme açısı Dünya’nın şekline bağlı olarak Ekvator’dan kutuplara doğru küçülür.

Güneş ışınlarının dik ve dike yakın açıyla ulaştığı yerlerde aydınlanan alan dar, ısınma fazla; yatık açıyla ulaştıkları yerlerde aydınlanan alan geniş, ısınma ise az olur. Bu durumdan dolayı sıcaklık genel olarak Ekvatordan kutuplara doğru azalır. Bu durum “enlem etkisi” olarak ifade edilir. Dünya’nın şeklinden dolayı yerçekimi Ekvator’da az, kutuplarda fazladır. Yerçekiminin Ekvator’dan kutuplara doğru değişmesi enlem etkisiyle ifade edilir. Gece ile gündüz sürelerinin yıl içinde değişmesinin eni Ekvator düzlemi ile ekliptik düzlemi arasındaki 23°27′ lık açı farkıdır. Gece ile gündüz süresinin Ekvatorda yıl boyunca eşit olması, kutuplara doğru giderek gece ile gündüz süre değişiminin artması ve dağılışı enlem etkisi ile ifade edilir. Güneş ışınlarının atmosferde aldığı yolun Ekvatordan kutuplara doğru uzaması enlemin etkisiyle açıklanır.

1967-1971 yılları arasında İstanbul’da yayımlanan sosyalist dergi…

Ant Dergisi,

Fethi Naci, Doğan Özgüden ve Yaşar Kemal’le birlikte 1967’de yayına başlayan sosyalist Ant Dergisi kurulmuştur.

1960’ lı yılların sonu ve 70’ lerin başında yayımlanan Ant Dergisi’nin de bu dönemin toplumcuları açısından ayrı bir yeri vardır. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin yayımlanma yasağını ilk kez kıran Ant Dergisi’nde, sürgünden sürgüne gezen ve yasaklılar listesinde olan Enver Gökçe’nin de çeviri şiirleri yayımlanmıştır.

Toplumcu yazarların kitlelerle yeniden buluşmasına aracılık etmiştir. Sosyalist Ant dergisi, 27 Ekim günü, 1971 yılında askeri cunta tarafından kapatılmıştır.

Ant Dergisinin yazarlarından bazıları;

Faruk Pekin,

Ragip Zarakolu,

Inci Tugsavul,

Arif Damar,

Yunan mitolojisinde aşk tanrısı…

Eros,
Yunan mitolojisinde aşk tanrısının adı.

Ruh biliminde ruhsal çözümleme açısından cinsel eğilimler ve bundan doğan isteklerin tümüne denir. Freud’ a göre cinsel içgüdüyü de kapsayan, bütün varlığı koruyucu içgüdü.
Her türlü yaratmanın ana ilkesi, Platon’un Symposion (Şölen) ve Phaidros dialoglarında geliştirdiği, güzele duyulan ilgiyi belirten kavram. Bu ilgi haz duyma için değil, güzelde bir şey ortaya koymak, yaratmak içindir. Eros aynı zamanda ölümsüz olana doğru yönelişin güdücüsü ve duyusal dünyadan ideler dünyasına doğru felsefî bir yükseliş tutkusudur.

Yunan mitolojisinde Eros (Eski Yunanlıların sevgi tanrısı, Afrodit’ in oğlu), aşk, seks ve şehvet tanrısıdır. Bazen doğurganlık tanrısı olarak da tapılan Eros, erotik gibi kelimelerin de kökünü oluşturur. Eros, genelde Afrodit’ le beraber anılır ve Dionysus gibi bazen Eleutherios yani kurtarıcı olarak görülür. Geleneklere göre, Afrodit kadınların erkeklere olan aşkını temsil ederken Eros esasında erkek için olan aşkın temsilcisiydi.

Hesiod’un genel olarak kabul gören theogonisine göre Eros, Khaos, Gaia ve Tartarus’tan sonra evrene dördüncü gelmiştir. Eros sadece aşkın ya da seksin tanrısı değil, bu inanca göre aynı zamanda sonsuzcana sürecek olan yaratıcı üreme işleminin de sembolüdür. Mitolojik kökenli söylentilerde, Afrodit’in Ateş ve Volkan Tanrısı Hepaistos (Vulcan) la evlendiği ifade edilir. Fakat Afrodit Zeüz’ün zorlamasıyla kabul ettiği bu evliliğe bağlı kalmamış, Ticaret Tanrısı Hermes, Bağ ve Şarap Tanrısı Dionisos, Apollon’un oğlu Phaeton, Adonis, Truva’lı prens Anehise gibi tanrılar ve ölümlü kişilerle de sevişip birleşmiştir.

Aşk Tanrısı Eros, Evlilik Tanrısı Hymen, Bahçe Tanrısı Priape, Truvalı prens Aineias, bu aşkların ve birleşmelerin ürünleridir.

Rezenenin sebze olarak kullanılan iplik biçimindeki yapraklı körpe saplarına verilen ad.

Arapsaçı,

Rezene, (Foeniculum vulgare). Fennel,

Maydanozgiller (Apiaceae) familyasından iki metreye kadar boylanan iki yıllık kokulu otsu bitki türü. Anavatanı Akdeniz ve Yakın Doğu’dur. Sarı çiçekli, yaprakları iplik biçiminde parçalı, hoş kokulu, baharlı meyveleri anason gibi yemeklerde ve bazı içkilerde tat verici olarak kullanılan, hekimlikte gaz söktürücü olarak yararlanılan çok yıllık otsu bir bitki.


Spagetti soslarında, salata soslarında, patates salatalarında, somon, uskumru, levrek gibi balıkların buğulamalarında, mantar soslarında kullanılır. Çerkez tavuğu, kuzu eti ızgara balık, kabak, bazı tür keklere ve konservelere kullanılır.

Rezene bitkisi anne sütünü arttırır.Gaz söktürücüdür. Bebeklerde iştahı açar. Sindirim problemlerinin çözülmesine yardımcıdır.

Sindirim sorunlarından dolayı yaşanabilen baş ağrılarını geçirir. Sinirleri yatıştırır. Cinsel gücü artırıcı etkisi vardır.

Tanelerin içini kurum karası bir tozla dolduran ekin hastalığı…

Rastık,

Buğday Rastık Hastalığı (Ustiloga nuda tritici)

Arpa Açık Rastık Hastalığı (Ustiloga nuda hordei)

Hastalık buğday ve arpa bitkilerinde çiçeklenme evresinde görülür. Bütün başak siyah bir toz yığını haline dönüşür. Bu hastalık sporları rüzgar, yağmur v.s. ile çevreye yayılarak buğday ve arpa başakları çiçekleri üzerine gelir. Uygun koşullarda çimlenerek misel oluştururlar. Bu miseller tohum taslağını deler ve embriyoya kadar ilerleyerek yerleşir. Enfekte olmuş taneler sağlam tanelerden ayırt edilemezler. Bu hastalıklı taneler ekildiğinde tohumlar çimlenirken embriyo içindeki misellerde gelişmeye başlar. Bitkinin sapı içinde başağa kadar ulaşır , daneler siyah sporla dolar, çevreleyen zar patlayarak sporlar çevreye yayılır. Geride başak ekseni kalır.Daha ziyade buğdaygillere arız olur. Kuru ziraat yapılan bölgelerde kışlık buğdaygillerde daha çok görülür. Alkali topraklarda hastalık daha etkendir. En belirgin başaklanma dönemindedir. Bitki vaktinden erken sararır ve beyazlaşır. Başak dane tutmaz veya daneler cılız kalır. Bazen başak vermeyebilir. Sap, yaprak ve başakta hızlı bir beyazlaşma görülür.Verim kaybı, hastalığa yakalanmış başak sayısına bağlı olarak değişir.

Rastık Hastalığı ile mücadelede, hastalığın görülmediği tarlalardan tohumluk alınmalıdır. Dayanıklı çeşitler tercih edilmelidir. Mümkünse kışlık buğdayların ekimi geç, yazlık buğdayların ise erken yapılmalıdır. Ayrıca tohum ilaçlaması yapılarak mücadele edilebilir. İlaçlama işlemi selektör veya ilaçlama bidonlarında yapılmalıdır.

Tatlı ve sulu bir şeftali cinsi…

Hale,
Hülü,

Diğer Şeftali cinsleri;
Nectarin,
Cavalier,
Cardinal,
Gülaven,
Sarıpapa, (Sarı renkli ve tatlı bir şeftali).
Adıyaman,
Hale,
Hülü,
Yarma,

Şeftali,
Önceleri botanik adına (Prunus persica) bakılarak şeftalinin anavatanının İran yada Kafkasya olduğu sanılmaktaydı. Ancak zamanla yapılan araştırma çalışmaları, yabani şeftalinin İran’da asla bulunmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, anavatanının da Doğu Asya ve Çin olduğu belirlenmiştir (Orta Çin).

Şeftali, dünya üzerinde çok geniş yetişme alanına sahip bir meyve türüdür. Avrupa’nın İngiltere ve kuzey memleketleri (Finlandiya, Norveç, İsveç) dışında hemen her tarafında yetiştirilmektedir. Amerika’ya 16. yy.’ da İspanyol gemicileri tarafından götürülmüştür. Amerika’nın hem kuzey ve hem de güneyinde yetişmekte olup, Avustralya ve Yeni Zellanda’da en fazla yetiştirilen meyve türüdür. Afrika kıtasında da şeftali yetiştirilen alanlar her geçen gün genişlemektedir. Dünya üzerinde en büyük şeftali yetiştiricisi ülkeler sırasıyla; İtalya, ABD, Çin, Yunanistan, İspanya, Fransa, Rusya, Türkiye, Meksika ve Arjantin ‘dir.

İstanbul Cağaloğlu’nda, bir dönem edebiyatçıların ve gazetecilerin uğrak yeri olan kahve…

Meserret Kahvesi,
Cağaloğlu,

Meserret sözlük anlamıyla eski dilde, (Arapça) sevinç, şenlik, sürur demektir. Ancak edebiyat dünyasında meserret kelimesi kendisine “sevinçle buluşma yeri” anlamını yükleyen Cağaloğlu’ ndaki tarihi kahveyle anılır. Meserret Kahvesi tüm İstanbul’ un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış edebiyatçı da gösterilemez. Eski Meserret Kahvesi’ nin bir yüzü Ankara caddesine bakar. Işıklar içindedir, merhum Salah Birsel’ in her eve lazım ‘Kahveler Kitabı’ nda; Tüm İstanbul’ un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış yazın eri gösterilemez dediği Cağaloğlu Meserret Kahvesi, tarihinin en ünlü kahvesidir. Şimdi Meserret, İstanbul’ un bizbize meyhane tarzı bir restoranıdır. Müthiş bir manzaraya sahip. Haliç ayağınızın altında. Pierre Loti’nin yeşili, Sultanahmet Camisi’nin minareleri, Haliç’te sefer yapan tekneler eşsiz manzaranın birkaç motifini oluşturur. Işıklar içindeki Kariye Müzesi, Bulgar Kilisesi, Süleymaniye, Fatih, Yavuz Selim Cami’ leri görebilirsiniz. Dekorasyon meyhane havasına uygun. Ahşap ağırlıklı. İncelikler gözetilmiş. Ancak görünce anlarsınız. Tıkış tıkış bir ortam da değil, soğuk bir ortam da değil. Tam ortası. Hem özel sohbetlerinizi rahatlıkla yapabilir hem de yan masayla birlikte şarkılara eşlik edebilirsiniz. Türk mutfağının lezzetlerini tadabilirsiniz.

Etiyopya' da yaşayan kabilelerden biri …

Surmalar, Mursiler, Karalar, Hamarlar,  Ariler,  Kvegular – Dassanehler. Nyangotamlar.

Surmalar, Etiyopya’nın güneyinde, Sudan sınırına yakın Omo Vadisi’nin derinlerinde yaşayan kabilelerden biri Surmalar. Omo Vadisi’ne can veren nehrin batısındaki Kibbish bölgesindedir. Savaşçılıkları, kan içme alışkanlıklarıyla bölgeye korku salmışlar. Diğer kabileler yanlarına sokulmuyor. Vücutlarını hiçbir şekilde örtmüyorlar. Bunun yerine erkekler, bedenlerini beyaz boyalarla süslüyor, kadınlar da dudaklarına tabak takıyor.  

Evlilik çağına gelen kadınlar, küçük yaşta delerek genişlettikleri alt dudaklarına tabak takıyor. Bu gelenek, her ne kadar Etiyopya’da diğer bazı kabilelerde olsa da, esas olarak Surmalara ait. Erkekler, saçlarını jiletle traş etmeyi çok seviyor. Kulaklarını delip tabak, mantar şeklinde tıpa takıp yüzlerini, vücutlarını boyuyorlar. Vücut boyama, özgürlüğün ifadesi. Çalı dikenlerini vücutlarına saplayarak yaptıkları dövmeler de dikkat çekici. Çocuklar, meyve ve çeşitli bitkilerden yaptıkları süslerle her yerlerini donatıyor. 

Surmalar, artık onlara “Suri” denilmesini istemiyor. Zira bunu birden fazla etnik grup kullanıyor. “Biz Surma’yız” diyorlar ve kültürlerini diğerlerine oranla iyi koruyorlar. 

Donga (veya Sagenai) diğer kabilelerde pek rastlanmayan bir gelenek. İsmini dövüşte kullanılan sopadan alıyor. Donga, eş bulmak veya anlaşmazlığı çözmek için yapılıyor. Yüzlerce savaşcı katılıyor, çok kan akıyor. 

Savaşçılar dövüşten bir gün önce, ağaç özünden yapılan özel içkiyi içerek hazırlanıyor, dövüş sabahına kadar bir şey yemiyor. Dövüş öncesi, daha önceden ineğin idrarıyla yıkadıkları kaplara, inek kanı doldurarak içiyorlar. İneklerini öldürmüyor, kanı kabın içine akıttıktan sonra, deldikleri noktaya çamurla bastırarak kan akışını durduruyorlar. Savaşçı kanı hemen içiyor. Dövüş alanına giderken de kadınlara çekici görünmek için vücutlarını boyuyorlar. Dövüşler, çok kalabalık oluyor ve büyük bir şenlik havasında geçiyor.

Eskiden eczacılıkta kullanılan kırmızı renkli kil…

Kilermeni,
Eczacılıkta kullanılmış olan kırmızı renkli kil.


Aluminyum silikat bileşiminde olup kırmızı renkli bir kildir.

Kilermeni, kurdeşen, allerji ve sivilceleri gidermek için kullanılır. Kilermeninin allerji giderici, böcek sokmasını önleyici özelliğinden XVII. yüzyılda Salih bin Nasrullah da söz etmiştir. Yazar: “Arı sokmasına karşı: zeytinyağı ile kilermeni süreler, “diye bildirir. İlk kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de kayıtlı olan kilermeni, eski Mısır çarşısında da satılırdı. Bu nedenle aktariye defterlerinde yazılı bir maddedir. 1690-1691 ve 1774 tarihli aktariye defterlerinde adına rastlandığı gibi, 1774 tarihli saray ecza defterinde kayıtlıdır. Yani saray eczanesinde de kullanılan bir drogdur.

Halk Reçeteleri:
ivilcelere karşı bir miktar drog sirke ile dövülür ve vücuttaki sivilcelere konur. Kurdeşene karşı bir miktar drog zeytinyağı, vazelin ya da gülsuyu ile karıştırılır ve deriye sürülür. Kilermeni gül suyuna karıştırılır ve içilir. Akciğer vereminde, kan tükürmede ve nefes darlığında çok ciddi faydaları görülür.

Leonardo da Vinci’nin ünlü bir tablosu…

Mona Lisa,

Leonardo di ser Piero da Vinci  (d. 15 Nisan 1452 – ö. 2 Mayıs 1519) 

Rönesans dönemi İtalyan mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı ve ressamıdır.  En tanınmış yapıtları Mona Lis(1503 – 1507), Vitruvius Adamı ve Son Akşam Yemeği’dir (1495 – 1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve dehalarından biridir. 2. milenyumun adamı seçilmiştir.

Leonardo 2 Mayıs 1519’da Amboise’daki evinde 67 yaşında öldü. Kralın kollarında can verdiği rivayet edilir, ancak, 1 Mayıs günü kralın bir başka şehirde olduğu ve bir gün içinde oraya gelemeyeceği bilinmektedir. Vasiyetinde mirasının esas bölümünü Melzi’ye bıraktı. Amboise’daki Saint Florentin Kilisesi’nde toprağa verildi.

1 74 75 76 77