Satrançta bir değerlendirme ve klasman sistemi …

ELO,
Satrançta bir sıralama, derecelendirme sistemidir.

Satranç sporcularının oyun gücünü gösteren ve FIDE tarafından hesaplanan uluslar arası puan türüdür. İsmini Arpad Elo’ dan alır.

Satranç ve Go gibi iki kişilik oyunlarda izafi yetenek düzeylerini ölçmek için kullanılır. Benzer bir amaçla, kimi çok oyunculu bilgisayar oyunlarında da kullanılmaktadır.
Günümüze kadar en yüksek ELO’ ya ulaşan kişi Garry Kasparov’ dur ve derecesi 2851′ dir. Kasparov 2005′ te satrancı bıraktıktan bir yıl sonra elo derecesi aktif elo listesinden çıkarılmıştır.

Türkiye’de ise ulusal düzeyde geçerli olan UKD (Ulusal Kuvvet Derecesi) sistemi de ELO ile birlikte kullanılmaktadır. ELO, Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) tarafından kullanılan rating sistemidir.

UKD puanı alabilmek için UKD hesaplamalarına dahil resmi TSF turnuvası’ nda oynamanız gerekmektedir. Toplam 9 oyun sonunda UKD’ ye sahip olabilirsiniz.

ELO’ ya sahip olabilmek daha zordur. ELO hesaplarına dahil turnuvalarda toplam 9 ELO’ luya karşı maç yapmalı ve belli bir performansın üzerinde başarı göstermelisiniz.

http://www.bulmacabil.com/

Yunan mitolojisinde çobanların tanrısı …

Hermes,
(Mercurius).

Hermes, Zeus ile Titanlar soyundan gelen Maia’nın oğludur. Bir başka adı Argiphontes’tir.

Doğduğu günün akşamı kundağını çözüp beşiğinden çıkar. Mağaranın önündeki kaplumbağayı öldürüp içini boşaltarak yedi tel takar ve bir kithara haline getirir. Sonra Apollon’un sürüsünden 50 inek çalarak onları bir mağaraya saklar. Gerçeği öğrenen Apollon, Hermes’in mağarasına gelir, orada beşiğinde uyuyan Hermes inekleri çaldığını inkar eder. Bunun üzerine Zeus’un yargıçlığına başvurulur. Zeus’un kararı Hermes’in inekleri Apollon’a geri vermesidir. Ancak mağarada kitharayı gören Apollon sazı alıp karşılığında inekleri vermeyi kabul eder. Hermes bundan sonra Pan kavalını içat eder. Apollon Syrinks denilen bu kavalı da ister ve karşılığında kerykaion denilen sihirli altın değneğini verir. Hermes bu değnekle habercilerin ve hırsızların tanrısı olur. Zeus da çocuklarının arasında en akıllısı ve kurnazı olan Hermes’i kendisine haberci olarak seçmiştir. Hermes, Zeus’un buyruklarını ölümlülere ve tanrılara iletir. Hermes Olymposlu diğer tanrılar arasında da haberleşmeyi sağlar.Haberci tanrı Hermes efsanelerde daima kanatlı ayakkabıları ve başlığıyla anılır. Hermes Yunan tanrıları içinde en renkli kişiliklerden biridir, tanrı olarak nitelikleri çok fazladır.

Sürülerin tanrısıdır. Arkaik dönem Yunan sanatında çoğu kez omuzlarında bir koçla tasvir edilir. Odysseus’un karısı Penelope ile Arkadia dağlarında birleşmelerinden çobanların tanrısı Pan doğmuştur.

Hile ve hırsızların tanrısıdır. Bu konudaki öykü, Hermes’e ait efsanelerin en ilginçlerinden biridir. Hermes doğduğu gün olağanüstü işlere girişmiş ve aklı va yetenekleriyle tanrıların hepsinden daha üstün ve kurnaz olduğunu kanıtlamıştır.
Güzel ve inandırıcı konuşur. Bu özelliğiyle hatiplerin tanrısıdır.
Hermes yolları, yolcuları, tüccarları ve ticareti korur. Yollara dikilen Herme denilen heykelleri, İlkçağın kilometre taşlarıdır. Bunlar bir tanrı büstü ve fallos simgesini taşıyan yuvarlak veya dörtgen kaidelerdir.
Hermes yeraltı ile yerüstü arasında habercilik yapar, ölenlerin ruhunu yeraltı ülkesine, Hades’e götürür.
Zeus’un gönderdiği uykuyu ve rüyaları insanlara iletmek onun görevidir. Bunu Apollon’un kendisine verdiği değnekle yapar.
Hermes’in pek çok önemli efsanede rolü vardır. Homeros’un destanlarında Zeus’un habercisidir. Üç güzeller efsanesinde Hera, Athena ve Aphrodite’yi İda Dağı’na götürür, Paris’e altın elmayı o verir. Odysseus’u Kalypso’nun elinden kurtarır. Hero’nun Io’nun başına diktiği Argos’u Zeus’un emriyle o öldürür. Dionyssos’u Hera’nın hışmından kurtarmak için kaçırır ve büyütür.

Kaynak: http://yunanmitolojisi.blogspot.com/

Bursa’ nın Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlayan, arastalı tarihi köprü …

Irgandı,
Irgandı Köprüsü,

Bursa kentinde,
Zanaatçıların geleneksel el sanatlarını icra ettiği köprü.
1442 yılında Irgandılı Ali’ nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa edildi. 1854 yılında Büyük Bursa Depremi’ nde hasar gördü. Kurtuluş Savaşı’ nda Yunan ordusu tarafından bombalandı. Irgandı Köprüsü, 2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından yenilendi ve kullanıma açıldı.

Dünyada, 4 adet çarşılı köprüden birisidir.
Türkiye, Bursa kentinde Irgandı Köprüsü.
Bulgaristan, Lofça kentinde Osma Köprüsü,
İtalya, Floransa kentinde Ponte Vecchio Köprüsü.
İtalya, Venedik kentinde Rialto Köprüsü.

XVII. yüzyılda Bursa’ya gelen Evliya Çelebi bu köprünün mimarisi ve onunla ilgili öyküleri aşağıdaki gibi anlatmıştır.

Evsaf-ı cisr-i Irgandi. Bursa’ nın bir çarşısı da Gökdere’ deki Irgandi Köprüsü üzerindedir ki, yemin ve yesar ikiyüz kadar hallac dükkanlarıdır. Hücrelerinin pencereleri zir-ü paylerinden cereyan eden Gökdere’ye nâzırdır. Ve bu cisr dükkânlarının üzeri cümle tonoz kemerler ile mebni olub kurşun ile mesturdur. Bu cisrin iki başında kal’a kapuları gibi temiz kapılar üzere mazgal delikleri vardır. Cizrin bir tarafı boştur.
Han gibi misafirhane olup at bağlanır.

Fotoğraflar; Ülkü TOK,

Kemiklerin, hafif bir baskıyla bile kırılabilir duruma gelmesiyle tanımlanan hastalık…


Osteoporoz, (Fr. ostéoporose).
Kemik erimesi.

Kemiklerin sert dolgu dokusunun incelmesi sonucunda hafif bir baskıyla bile kırılabilir duruma gelmesiyle tanımlanan hastalığa verilen ad.

Kemiklerin, hafif bir baskıyla bile kırılabilir duruma gelmesiyle tanımlanan hastalık.

Osteoporoza neden olabilecek diğer hastalıkların varlığı (tiroid hastalıkları, inflamatuar eklem romatizmaları, astım, ilaç kullanımı v.b), kırık bulunması, beslenme, genel sağlığınız, ailede özellikle annede kırık öyküsü gibi bilgiler doktorunuza riski belirlemede yardımcı olacaktır.

Doktor fiziksel muayene, kan ve idrar tetkikleri ve radyografi ile tanıya ve ayırıcı tanıya gidebilir. Risk mevcudiyetinde kemik mineral yoğunluğu ölçümü tanıyı kesinleştirir. Bu testler kırık riskini belirlemede en güvenilir yöntemlerdir. Hastalığın erken tesbit edilmesine de yardımcıdır.

Azalan kemik yoğunluğunun giderilmesi için, hormonal yetersizliği olan kadınlara östrojen tedavisi, erkeklere testesteron tedavisi başlanmalıdır. D vitamini ya da kalsiyum eksikliğinde bunlar giderilmelidir. Kemik yıkımını durdurmak veya kemik yapımını artırmak için osteoporoz tedavisine başlanmalıdır. Daha önce osteoporotik kırığı, kemik yoğunluğu çok düşük olanlar ile tedaviden yararlanamayan çok ileri yaştaki hastalar takip edilmelidir. Osteoporozun, kırık olmadığı sürece ağrı yapmadığı için sinsice ve sessizce ilerleyen bir hastalıktır.

Mahmuz takmayan kazakların kullandıkları deri kamçı …

Nagayka,
Nogayka,
Nogay Kamşısı,
Nagyka, Nagaika,
Nagayka,
Bolkoboy.

Ruslar ve Rus kozakları tarafından da kullanılan kısa, kalın ve yuvarlak kesitli bir kamçıdır ve özellikle Rus kozaklarının milli sembollerinden biri haline gelmiştir. Nogaylardan öğrendikleri bu kamçı bu yüzden Nogaika veya Nogayın kamçısı diye adlandırılır. Nagayka şerit halinde kesilmiş derilerin örülmesiyle yapılır. Bazı nagayka kırbaçlarının ucunda metal bir parça bulunurdu. Nagaykanın ana işlevi atı hareketlendirmesidir. Metal parçalı olanı kurtlara karşı savunma amaçlı kullanılıyordu. Bir rus sözlüğünde Nagaykaya kurt öldüren manasına gelen rusça bolkoboy da dendiğini yazıyor. Nagayka diğer silahların olmadığı ortamda bir dövüş silahı olarakda kullanılmıştır.

Ancak Nagaykalar avın (kurt, tilki gibi hayvanların) kovalanarak Nagayka ile öldürüldüğü geleneksel bir avlanma biçimide bulunmasına rağmen hiçbir zaman silah olarak sayılmamıştır.

Kamşı at derisinden yapılıyormış. Üç dört türlü örme varmış 12 li, 8 li, 6 lı örmeler varmış. Eski zamanlarda atın üstüne binip kamçıyı eline aldığı zaman atın üstünde bir duruş bir tavır sergilenirmiş bu işte burada bir Nogay erkeği var, bir Nogay caşı bar anlamına geliyormuş, kamçının böyle bir sembolik değeri varmış.

Kaynak;
http://nogai.blogspot.com/

Istranca dağları’ nda yetişen mor renkli ormangülü…

Zelenika
Demirköy-Kırklareli.
Kara kumar,
Kara komar,
Kara ağu,
Kumar,
Komar,
Kaful,

Mor çiçekli ormangülü, (Rhododendron ponticum).
Baharda çiçek açan bu ormangülü Karadeniz bölgesinde Kara kumar, Kara komar, Kara ağu, Kumar gibi adlarla bilinir. 8-10 m. boylanabililen çalı ya da küçük ağaç türüdür. Türkiye’ de sadece batıda Istranca dağlarında, doğuda Karadeniz kıyı dağlarında kuzey yamaçlarında yetişir. Karadenizde bu ağaçcık mangal kömürü olarak yakacak olarak kullanılır. Avrupa’ da doğal olarak yetişen yedi ormangülü türünden birisi olan Kumar 1753 tarihinde Linnaeus tarafından tanımlanmıştır. 12-15 cm. uzunluğunda parlak yeşil renkli yaprakları vardır.

Çiçekleri morumsu, pembe renkli olup 5-20 tanesi bir arada bulunur. Kayın ormanlarında daha çok görülür. Türkiye’ de mesofil bir çalı türü olan bu grubun iki alt türü daha vardır. Toprak koşulları iyi olduğu alanlarda çok çiçekli ve yüksek gövdeli olarak büyürler. Kayın ormanlarının alt katını oluşturan kısmında eğrelti otları ile beraber yayılırlar.

Ormangülü, fundagiller (Ericaceae) familyasından Rhododendron cinsinin 800 kadar türünü içeren çiçekli bitkilerin ortak adı. Gösterişli çiçekleri nedeniyle bahçelerde ve saksıda yetiştirilir.

Bu cinse bağlı türlerin gövdeleri çalı, nadiren de büyük ağaçlardır, en ufak tür 10-20 cm, R. arboreum ise en büyük tür olup boyunun 50 metreyi bile aştığı tespit edilebilmiştir. Yapraklar spiral konumlu, yaprak boyu 1-2 cm ile 50 cm arasında değişmektedir, sadece R. sinogrande türünde yaprakların uzunluğu 100 cm kadardır.

Ormangülü çok geniş alana yayılmış bir bitki cinsidir, kurak alanlar dışında, Kuzey Yarımküre’ nin tamamı ile Güney Yarımküre’ de güneydoğu Asya ve kuzeydoğu Avustralya’ ya kadar dağılım göstermektedir. Himalaya dağlarında, orta Nepal ve Sıkkım ile doğuda Yunnan ve Sichuan bölgeleri arasında en zengin tür çeşitliliği görülmektedir. Çin-Hindi dağları, Kore, Japonya ve Tayvan tür çeşitliliği bakımından diğer önemli alanlardır. Ayrıca, güneydoğu Asya ile kuzey Avustralya arasında yer olan Borneo adasında 55, Yeni Gine adasında 164 tür olmak üzere, önemli sayıda tropikal ormangülü türü bulunmaktadır.

Kuzey Amerika ve Avrupa kıtaları ise daha az sayıda türe sahip bulunmaktadırlar. Mor çiçekli ormangülü (Rhododendron ponticum) ise Karadeniz Bölgesi’ne özgü bir türdür.

Ormangülleri Türkiye’de Karadeniz Bölgesinin bol yağış alan dağlık kısımlarında bulunur. Doğal olarak yetişen 5 ormangülü türü vardır. Ayrıca bir çok melez ormangülü taksonu tespit edilmiştir.

Sarı çiçekli ormangülü (Rhododendron luteum) Batı, Orta ve Doğu Karadeniz.
Mor çiçekli ormangülü (Rhododendron ponticum) Bütün Karadeniz sahili boyunca.
Kafkas ormangülü (Rhododendron caucasicum) Rize, Trabzon, Artvin.
Pembe çiçekli ormangülü (Rhododendron smirnowii) Rize, Artvin.
Beyaz çiçekli ormangülü (Rhododendron ungernii) Artvin.

Kaynak;
http://www.istanbul.edu.tr/Meral Avcı
http://www.canlibahce.com

Amasya yöresinde yemeği yapılan yabani kuşkonmaz bitkisine verilen ad …

Menevcer,
(Amasya yöresi).
Kuşkonmaz,

(Fr. Asperge, Alm. Spargel).
Asparagus officinalis,
Avronez,
Tilkişen,
Yabani kuşkonmaz,
Tilkikuyruğu,
Kedirgen,
Eğrelti,
Batıcı,
Glemşe (Boyabat yöresi).
Likonya (Konya Kuşkonmazı).
Acı filiz sarmaşığı.

Zambakgillerden, uç dalları yapraksı görünüşte, toprak altı kök saplarından çıkan taze sürgünleri yenen bir bitki (Asparagus officinalis). Aynı familyadan, saksılarda yetiştirilen, uzun saplı, ince ve küçük yapraklı bir süs bitkisi (Asparagus plumosus). Mısırlılar zamanında tanımlanmış, ancak kullanılışından söz edilmemiştir. Muhtemelen bu devirlerde kullanılan tür orijin bitkisidir. Bizanslılar zamanında ilkbahar aylarında görüldüğü belirtilmektedir. Romalılar zamanındaki verilere göre çok yıllık bir bitki olduğu, tohumla çoğaltıldığı ve sürgünlerinin tüketildiği bilinmektedir. 15. ve 17. yy’dan itibaren tanınmaya başlayan kuşkonmaz, ilk zamanlarda ilaç olarak kullanılmıştır (idrar söktürücü).

Sağlığımıza çok yararlı etkileri olduğu halde ülkemizde ne yazık ki pek az tanınan ve tüketilen kuşkonmaz adlı sebzesini veren Kuşkonmaz bitkisi, Zambakgiller’dendir. Anayurdu kesin olarak bilinmeyen kuşkonmazların 150 kadar türü vardır. Bunlardan bazısı pek ince yapraklı süs bitkisiyken, bazısı da Ege ve Akdeniz bölgemizin kıyı kesimlerinde doğal olarak yetişen ve halk tarafından toplanıp sarmaşık adıyla sebze gibi değerlendirilen türdür.

Burada konumuza giren ve sofralık sebze olarak tüketilen, tıbbi kuşkonmaz ya da kültür kuşkonmazı (A. officinalis) türüdür. Bu çokyıllık bitkinin toprak altında 50-100 cm. kadar uzayan güçlü bir rizomu (kökgövdesi) ve toprak üzerinde 50-150 cm. kadar boylanıp sebze olarak tüketilen gövde sürgünleri vardır.

Kuşkonmaz bitkisinin yaprak oluşumları, gövde üzerinde üçgen biçimli pulcuklar halinde, küçük ve önemsizdir. Yaprak işlevini, iğne biçimindeki sürgünleri yapar. Kuşkonmaz, genelde ikievcikli bir bitkidir Erkek çiçekleri ayrı bitkide, dişi çiçekleri de ayrı bitkide yer alır. Dişi çiçekli bitkiler daha kalın ve güçlü gövde sürgünleri verirken erkek çiçekli bitkiler ince ama daha yüksek ürün verimi sağlayan sürgün verir. İşte kuşkonmaz bitkisinin sözü edilen bu sürgünlerinin tazesi, dondurulmuşu veya konserve edilmişi Batı ülkelerinde makbul bir sebze türü olarak benimsenmektedir. Bu sürgünler, soyulup suda haşlanarak ve üzerinde tereyağı gezdirilip maydanoz serpilerek sıkça yenmektedir.

Kuşkonmaz, güçlü bir idrar söktürücüdür: Bedende kalp yetmezliği nedeniyle oluşan ödemlerin atılmasına yardımcı olur.
Kalbi güçlendirir.
Bedende bulunan fazla sıvıların atılmasını sağlar.
Kanı temizler.
Kum dökücü etkisi de vardır.
Kuşkonmaz sindirimi kolaylaştırır.

Kuşkonmazın yatıştırıcı ve afrodizyak (cinsel gücü artırıcı) etkileri olduğu öteden beri savunulmaktadır.

Bütün bu tıbbi etkilerinden yararlanmak için kuşkonmazın körpe sürgünleri bol bol yenilmelidir.

Dikkat:
Gut hastalığı çekenler kuşkonmazı hiç yememelidir. Böbrek rahatsızlığı olanlar ise, kuşkonmazı seyrek ve az yemelidir.

Menevcer, Kuşkonmaz Kavurması,
Malzemeler;
Yarım kilo menevcer .
(Yabani Kuşkonmaz), 100 gr kıyma,
2 dilim pastırma veya sucuk,
1 yemek kaşığı tereyağ,
2 yumurta,
Karabiber, Tuz

Yapılışı,
Menevcerler iki cm uzunluğunda olacak şekilde yumuşak kısımları kırılır,kaynayan suya atılıp 15 dakika haşlanır (yumuşayana kadar). Başka bir tencerede tereyağ eritilip, kıyma, pastırma veya sucuk (arzuya göre) beraber kavrulur. Karabiber, pulbiber eklenir, 2 yumurta kırılır ve karıştırılır, yumurtalar pişince üzerine haşlanmış menevcer eklenir 15 dakika daha kavrulup servis edilir. Yemeden önce limon sıkılması önerilir.

http://www.bulmacabil.com/search?q=ku%C5%9Fkonmaz

Çad’ da yaşayan bir halk…

Bualar,
(Müslüman bir halk),

Çad halkı çok değişik etnik unsurlardan meydana gelir.
Belli başlıları şunlardır:
Çad Arapları (%18.2), , Mabalar (% 4.4),
Kanembular (% 4), Tebular (% 4), Tama dili konuşanlar (% 3.9), Fulaniler (% 1),
Sudaniler (Sudan zencileri),
Hausalar, Haddad,
Saralar,
Lisiler,
Masalatlar,
Dajular,
Budumalar,
Fongorolar,

Müslüman olan halk;
Araplar,
Bualar,
Fulaniler,
Sudaniler, Tebular, Tamalar,
Haddadlar, Hausalar.


Çad Cumhuriyeti,
Afrikanın kuzey ortasında denizlerden uzak bir devlet. Doğusunda Sudan, kuzeyde Libya, batısında Nijer, Nijerya, Kamerun, güneyinde Orta Afrika Cumhûriyeti yer alır.
Başkenti, N’Djamena (Eski adı: Fort Lamy)
Önemli Şehirleri, Sarh, Mundu, Fada, Mongo, Ati, Mussoro, Abeşe.
Yüzölçümü: 1.284.000 km2.
Nüfusu: 6.120.000 (1993 tahmini).

Çad, Afrikanın ortasında oldukça stratejik bir konuma sâhiptir. Kuzeydeki İslâmî bölgeden güneydeki siyah Afrikaya bir geçiş bölgesi olarak görülür. Günümüzde 5 milyonu aşan nüfûsu, 11 ana ırk grubuna ve pekçok alt gruba ayrılmıştır. Şari Nehri kabaca, kuzeydeki Müslüman olan berber siyahları güneydeki sahra siyahlarından ayırır. Kuzeydeki Müslüman olan grup; hayvancılık yapan Araplar, Sudan sınırına yakın ve çiftçi olan Wadaian ve çöldeki Touboulardan müteşekkildir. Buna karşılık güneyde bulunan en büyük grup olan Saralar çiftçilik yaparlar.

Tedalarla Dazalardan oluşan Tebular Çad’ ın yerlilerindendirler ve bunların da bir kısmı göçebe veya yarı göçebe hayatı sürerler. Tebular daha çok Tibesti dağlarının eteklerinde ve Enidi bölgesinde yaşarlar. Tebular siyasi çalışmalarda da etkili durumdadırlar. Hausalar Orta ve Batı Afrika ülkelerine yayılmış kalabalık bir etnik kitledir. Değişik Hausa grupları arasında önemli kültürel farklılıklar görülür.

Dillerinde Arapça’nın önemli etkisi vardır. Ticaretten yerel sanatlara çok değişik mesleklerle uğraşırlar. Ülkenin güneyinde yaşayan Saralar animisttirler. Saralar, Fransız sömürgesi döneminde onlarla kolayca anlaşmış ve kendileriyle işbirliği yapmışlardır. Bunda belki kuzeydeki Müslümanlarla aralarındaki anlaşmazlığın etkisi olmuştur. Saralar Fransız kültürüne çok çabuk adapte olmuş ve sonraki yıllarda bu kültürün savunuculuğunu yapmışlardır. Arapça’nın resmi dil olmasını isteyen Müslümanlara karşı Fransızca’nın resmi dil olarak kalması için mücadele vermektedirler.

Çad aynı zamanda dünyânın en bol ve en çok çeşitli kelebeleklerine sâhib ülke olarak tanınmaktadır. Dünyânın hemen her yerinden gelen kelebek kolleksiyoncuları her zaman için o güne kadar bulup göremedikleri çeşitlerle ülkelerine dönmektedirler.

Kuzey Amerika’ da yaşayan Kızılderili bir halk …

Çerokiler,
Kızılderili,

Kuzey Amerika yerlilerine verilen genel isimdir. Amerika’nın yerli halkına ortak olarak verilmiş olan Kırmızı Hintliler (Red Indians) adı yanlıştır ; bu ad onlara İspanyollar tarafından verilmiştir . Zira İspanyollar Amerika’ ya geldikleri zaman Hindistan’a ulaştıklarını zannetmişlerdi. Kırmızı Hintli (Red İndian) terimi de doğru değildir. Avrupalılar Yeni Dünyaya çıktıkları zaman vücutları kırmızı boyalı insanlarla karşılaşmışlardı. Bu, bazı törenlerde onların adetiydi. Amerika yerlilerinin derileri sarımtırak beyaz ve esmerdir, fakat hiçbir zaman kırmızı değildir. Karışıklığı önlemek için antropolojistler kendi kendini yeter derecede açıklayan Amerika Hintlileri (Amerindiens) terimini meydana getirmişlerdir. Bu terim Eskimolar hariç bütün Amerika yerlilerini içine almaktadır.

Amerika yerlilerinin boyları çok kısa olmamakla beraber değişmektedir; fakat vücut daima tıknaz ve topludur. Boyun kitlevi, göğüs geniş ve derindir ; omuzlar kalçalar kadar geniştir ve gövde biçimsiz şekilde uzun olup bel bölgesinde hatta kadınlarda bile bir daralma göstermez. Deri koyu esmerimsi sarıdan açık sarıya, hemen hemen beyaza kadar değişir. Yukarıda da belirttigimiz gibi asla kırmızı değildir. Yeni doğmuşlarda mongol lekesi son derece fazladır. Sarı ırklarda olduğu gibi saçlar siyahtır ve kalındır, kesiti yuvarlaktır. Sakal seyrektir, yanaklar üzerinde hemen hemen hiç yoktur. Beden kılları azdır.

Kabileler;

Apaçiler, Apache,
Alaskan Athabaskans
Arapaholar,
Blackfoot ,
Anişinaabe veya Çippeva, (Kuzey Amerika’daki topraklarındaki Metis’ lerin dahil olduğu en büyük kızılderili topluluğudur.)
Cahuillalar, Cherokeeler, Chumashlar, Cowcreekler, Crow, Comanche, Chippewa,
Cherokee -Çerokiler (En büyük), Cheyenne (Cheyanne), Creek
Dakotalar, Delaware,
Hohokamlar,
Iroquois
Kiowa, Krik,
Lakota kabilesi (Diğer ismi, Teton), Lumbee,
Mohikanlar,
Navajo (Navaho),
Ojibva, Ocheeseler, Ohloneler, Osage
Pimalar, Pomolar, Potawatomi, Puget Sound Salish, Paiute,
Seminoleler, Siouxlar, Siyu, Soolar, Spokaneler, Shoshone,
Tlingit , Tohono O’ Odham,
Vakaşlar,
Yaqui,
Yutalar (Utah),

Leyleğe benzer bir kuş …

İbis,

Beyaz İbis (Eudocimus alba) ve Al renkli İbis (Eudocimus Rubra);

Bunlardan, balıkçıl kuşu iriliğindeki beyaz ibis’in kanatlarının ucu yeşilimsi siyahtır. Amerika’nın tropikal ve subtropikal bölgelerinde yaşar.
Tropikal Güney Amerika’nın harikulade al renkli ibisi’nin ise pırıl pırıl bir koyu kırmızı rengi ve mavimsi siyah kanat uçları vardır. Her iki kuş da bazı bölgelerde gayet bol olup yüzlerce başlık sürüler halinde toplaşırlar. Venezuela içlerinde binlerce al renkli ibis ve birkaç da beyaz ibis’ten meydana gelmiş sürülere rastlanmıştır. Beyaz ibis Birleşik Amerika’nın güneyinde yuva yapar.

Kutsal ibis,
(Threskiornis aethtopica);

İbis’lerin bilinen yirmi altı türünün en iyi tanınanıdır, ibis ailesinin bilimsel adı ibadet kuşu anlamına gelir. Eski Mısırlılar, beyaz tüylerle kaplı bir vücudu, dantel gibi siyah kuyruk tüyleri, çıplak bir kafasıyla çıplak bir boynu olan kutsal ibis’e taparlardı. Hatta ilim ve irfan tanrıları Tot’u ibis kafalı olarak resmederlerdi. Tot, ölülerin tanrısı Osiris’in kâtibi olarak, ölülerin dünyada yaptıklarını kaydetmekle görevliydi. Mısır mezarlarında bu kusun mumyalarına rastlanmıştır.

Orman İbisi, (Mycteria americana).

Birleşik Amerika’ da bulunan biricik leylektir. Florida’nın selvili bataklıklarında ve memleketin güney – doğusunun baş ka köşelerinde çok kere on beş bin kuşluk muazzam koloniler halinde ürer. Arada daha kuzeye de çıkar. Orman ibisi, siyah kanatlı iri bir beyaz kuştur: Uzunluğu 120 santimi bulur. Çıplak, çirkin kafasından ötürü, yerine göre, deri kafalı, yassı kafalı, demir kafalı, papaz, İspanyol akbabası gibi türlü lâkaplar edinmiştir. Orman ibisi’ nin de, bütün leylekler gibi, saatlerce havada kalmasını sağlayan çok büyük kanatları vardır. Leyleklerin çoğu gibi sessiz bir kuştur. Fakat bazen kalabalık bir kolonide bulunan yüzlerce yavru karınları acıktığı zaman hayli gürültü edebilirler.

Parlak İbis;
(Piegadis falcinellus)

Parlak ibis veya öbür adıyla Çeltik kargası, Eski Dünyanın sıcak bölgelerinde çok yaygındır. Birleşik Amerika’da enderdir. Fakat yakın akrabası olan beyaz yüzlü çeltik kargası’ na (Piegadis guarauna) Birleşik Amerika’nın batısındaki bataklıklarda çok rastlanır. Her iki tür de tavuk iriliğindedir ve tunç veya yeşilimsi parıltılı siyahımsı tüyleri vardır. Bu ibisler yüksek sazların arasında dağınık görünüşlü ottan yuvalar yapar ve yeşilimsi mavi yumurtalar yumurtlar.

Etiyopya’ da yaşayan siyah derili yahudiler …

Falaşiler,
Falaşalar.

Etyopya’da yaşayan, kökenleri tartışmalı, siyah derili Yahudiler.

Falaşalar, Hz. Süleyman ile Saba melikesinin oğlu Menelik ile birlikte Kudüs’ten ayrılan ibraniler’in soyundan olduklarını söylerler. Günümüzde bunların, yahudiliği benimsemiş Himyeriler’ den geldikleri, bu Himyeriler’in de dağlık bölgelerdeki yerli halka yahudiliği kabul ettirdikleri düşünülmektedir.

Başka bazı varsayımlara göre, Falaşalar, İ.S. II. ya da III. yy.’larda Mısır’ daki yahudi misyonerlerince yahudileştirilmiş Abisinyalılar’dır. Daha başka bazı varsayımlara göre ise, Falaşalar’ın fiziksel görünümleri onların Afrika kökenli olmadıklarını gösterir, öyleyse bunlar, olsa olsa, Babil esaretinden sonra Mısır’a yerleşen Yahudiler’in soyundan olan ve Yukarı Mısır’dan gelen göçmenler olabilirler.

Etiyopya’da (Habeşiştan) yüzyıllarca yaşamış zenci Yahudiler’dir. Falaşalar, Güney Arabistan’daki krallığın yöneticisi Saba Melikesi’nin Yeruşalayim’de Kral Şelomo Ameleh’i ziyaret edişinden sonra (Birinci Krallar, 10) Şelomo’nun zekâsına büyük bir hayranlık duyarak ülkesine geri dönerken; yanındaki Yahudiler’den bir grubun daha sonra Etiyopya’ya yerleştiğini ve bunların Falaşa cemaatinin kökeninin oluşturduğuna inanılır. Ayrıca Falaşalar arasında Saba Melikesi ile Şelomo Ameleh arasında gerçekleşen evliliğin zürriyetinden geldiklerine inananlar da bulunmaktadır. Muhtemelen Falaşalar, Etiyopya’da Samiler’den evvelki dönemlerde yaşamış olan ve Yahudiler’in oraları ziyaret ettikleri dönemlerde Yahudiliği benimseyen bir kabileden gelmektedirler.

Milat’ın ilk yüzyıllarında Falaşalar, Tora’dan haberdar olmuşlar ve emirlerini kabul etmişlerdir. Ancak Talmud’da yeralan bilgelerin açıklamaları bunlara tamamen erişmemiş ve gelen ziyaretçilerin verdikleri öğretilerle yetinmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu nedenden ötürü Falaşalar çocuklarını sekiz günlükken sünnet etmelerine, Şabat’ı ve birçok dini bayramı uygulamalarına ve kaşeruta uymalarına rağmen Roş Aşana’da Şofar çalmazlar, Sukot’ta Lulav ve Etrog’u kullanmazlar, Purim ise hiç kutlanmaz…

Falaşalar kendilerini “Beta İsrael” (İsrael’in evi) olarak çağırırlar. Etiyopya’daki komşuları ise onların dilinde “sürgünler” anlamına gelen “Falaşa” derlerdi.

Etiyopyanın para birimi;

Karadeniz bölgesinde yetişen bir zeytin cinsi…

Marentelli,
Karadeniz bölgesinde yetişen bir zeytin cinsi.

Ülkemizde artık Akdeniz’ den farklı olarak Karadeniz yöresinde de zeytin yetiştirilmektedir.
Karadeniz Bölgesinde zeytincilik Artvin, Trabzon, Samsun ve Sinop illerindeki mikro klimalar disinda gelisme imkânina sahip degildir. Elde edilen ürün küçük aile isletmelerinde sofralik olarak degerlendirilir.

Karadeniz Bölgesinde yetişen zeytin çesitleri;
Butko, Görvele, Marentelli (Trabzon Akçaabat ilçesinde yaygın olan bölge çeşididir), Patos (Trabzon ve civarında yaygın olan bölge çeşididir), Otur (Artvin ve civarında yaygındır),

Sati, Samsun Salamuralık, Samsun Tuzlamalık, Samsun Kırmızı Tuzlamalık, Samsun Yağlık, Sinop, Trabzon Yağlık.

Akdeniz uygarlığının sembolü olan zeytin ağacı, tarih boyunca bu bölgede kurulan tüm uygarlıkların temelini oluşturmuştur. Zeytin yetiştiriciliğinin ilk insanlarla birlikte başladığı kabul edilmekte ve “Zeytin bütün ağaçların ilkidir.” denilmektedir. Zeytinin, insanlık tarihindeki önemine tüm kutsal kitaplarda, yaradılış ve kuruluş efsanelerinde yer verilmektedir.

Arkeolojik ve jeolojik buluntular da zeytinin M.Ö. 6000 yılından beri kullanıldığını göstermektedir. Zeytinden yağ elde edilmesinde kullanılan ilk yöntem, zeytinlerin önce ayakla ezilmesi ve sıcak su ile yağının alınması şeklinde olmuştur. Bugün için dünya üstünde bulunmuş en eski zeytinyağı tesisi, M.Ö. 6. Yüzyıla aittir ve İzmir’ in Urla ilçesi yakınlarındaki antik Klazomenai kentinde bulunmaktadır. Daha sonraları Romalılar zeytinin iki taş arasında ezilmesine dayanan yöntemi bulmuşlardır. İlk zamanlarda taşın dönmesi insanlar tarafından sağlanırken, daha sonra bu iş için hayvan gücünden yararlanılmıştır. Zamanla, ezilen zeytin hamurunun sıkıştırılması için Arşimet vidasının döndürülmesi ile oluşturulan basınçtan faydalanılmıştır. Mengene tabir edilen bu usul günümüzde de halen kullanılmaktadır. XIX. Yüzyılda buharın kullanılmaya başlaması ile zeytinyağı sanayiinde yeni bir döneme girişilmiş ve daha yüksek basınçla daha fazla zeytin işleme olanağı doğmuştur. Bu iş için kullanılan hidrolik presler teknolojik gelişmelere paralel olarak dizel motoru ve elektrikle çalışabilecek biçimde geliştirilmiş ve zamanla günümüzde kullanılan en modern sistem olan kontinü tesislere dek gelinmiştir.

Gümüşhane ve Bayburt yöresine özgü, yufka ve yoğurtla yapılan bir yemek…

Siron,

Katlanıp doğranmış, tepsiye dizilmiş yufka ekmek üstüne sarmısaklı yoğurt ve yağ dökülerek yapılan yemek.

Gümüşhane,
Gümüşhane’nin eski adı Canıca’ dır. 1647′ de Gümüşhane’yi ziyaret eden Evliya Çelebi, buralarda gümüş madeninin çok olduğunu, çalışır ve boşaltılmış durumda 70 kadar ocak bulunduğunu bildirir. Yine bu ocaklardan 7 koldan kurşunsuz gümüş cevheri çıkarıldığını ve bu şehirde Emin Mahallesinde darphane olduğunu yazarak üzerinde “Azze nasrahu daraba fi catha” (Canca’da basılmıştır) yazılı birkaç akçenin kendisinde olduğunu bildirir.
İşte bu bölgede gümüş madenlerinin çok olmasından dolayıda şehre Gümüşhane denmektedir.

Malzemeler;
* 1,5 su bardağı su
* 4 su bardağı un
* 3 çorba kaşığı tereyağ (margarin)
* 4-5 diş sarımsak
* 500 gr. yoğurt
* Tuz
* karabiber

Yapılışı;
Unu tuz ve azar azar su ekleyerek yoğurun. Hamurdan yumurta büyüklüğünde bezeler yapın. Hamuru oklava ile yufka şeklinde açın. Yufkaları saçın üzerinde iki taraflı olarak az pişirin bir kenara alın. Yufkaları birer birer rulo yaparak sarın ve ruloları ikişer cm eninde kesin. Fırın tepsisini yağlayın, kestiğiniz hamurların kesilen tarafı üste gelecek şekilde yan yana aralıksız olarak sıkıca dizin. Tereyağını eritin. Hamurların üzerine eritilmiş sıcak tereyağını gezdirerek dökün. Sarımsakları temizleyip ezin ve yoğurda ekleyin.

Tuz ilave edip çırpın. Sarımsaklı yoğurdu üzerine döküp yayın. Tepsiyi önceden ısıtılmış 180 dereceye ayarlı sıcak fırına verin. 15- 20 dakika pişirip sıcak olarak servis yapın.

Ucu dövülüp fırça durumuna getirilen ve diş temizliğinde kullanılması Müslümanlıkça sünnet olan bir tür ağaç çubuğu …

Misvak, (Arapça).
Misvak(Erak) Ağacı,

Dişleri, yemekten sonra ve abdest alırken temizlemek sünnettir. Bu sünneti, misvak ile yapmak ayrıca müstehabdır. Misvak bulunmazsa, fırça ile, fırça da bulunmazsa parmaklar ile temizlemelidir. Sağ elin başparmağı, sağ yandaki dişler üzerine; ikinci küçük parmağı, yani işaret parmağı da, sol dişler üzerine üç defa sürerek temizlenir.
Kuzey Afrika, İran ve Hindistan’da yetişen dikensiz küçük bir ağaç (Salvadora persica).
Bu ağacın, ucu dövülüp fırça durumuna getirilen ve diş temizliğinde kullanılan çubuğu.
Misvak su ile iyice kaynatılır, kuvvetine göre içine zeytin yağı ilave edilerek suyu uçuncaya kadar tekrar kaynatılır, yağ elde edilir.

Misvak: (Salvadora persica / Toothbrush tree)
İkiçenekliler sınıfının, salva doraceae familyasından, Doğu Afrika’dan Hindistan’a kadar uzanan bölgelerde yetişen küçük bir step ağacıdır. Odunu çok liflidir. Dallarının ucundaki kısım diş fırçası yerine kullanılır. Meyvesi de yenebilir.
Arabistanda bulunan erak ağacının dalından, bir karış uzunlukta kesilen parçadır. Ağacın odunu çok liflidir. Erak dalı bulunmazsa, zeytin veya baska dallardan da olabilir. Nar ve fesleğen dalından misvak olmaz. İnsanın diş sağlığına büyük bir fayda temin eden misvak, basit bir usul olmakla beraber, en iyi dis temizleme vâsitasidir. Dislerin çürümesini önlemek için misvak kullanmak, bütün dis macunlarindan daha faydalidir. Larousse Illustre Medical ismindeki Fransanin kiymetli tip kitabi, agiz temizligi husûsunda diyor ki:Bütün dis mâcunlari ve tozlari ve sulari, dislere zarar verir. En iyi dis temizleme vâsitasi, sert bir firçadir. Önce, disleri kanatirsa da, korkmamalidir. Diş etlerini kuvvetlendirir ve artik kanamaz.Bu sekildeki dis temizligini saglayan en iyi vâsita misvaktir.

Ağacın dalından, bir karış kadar parça kesilir. Ucu yeterli miktarda yontulduktan sonra, tuzlu su içinde bekletilir. Belirli bir süre sonra, uç kismindaki lifler açilarak, firça görünümü alir. Çok kart olan dallar için, bir biçak ya da sert bir cisim yardimiyla açilma hizlandirilir. Misvak kullanmak, disleri temizler ve disetlerini kuvvetlendirir. Öz suyu dogal olarak flörür içerir. Dis çürümelerini önler.

Misvak, en iyi ve etkili diş temizleme aracıdır. Mikropları ve bakterileri öldürür. Dişleri temizler ve dişetlerini kuvvetlendirir Diş çürümelerini engeller ve dişleri beyazlatır Ağız kokusunu giderir, Ağrıları hafifletir, Balgamı giderir, Mide gazını gidermeye yardımcı olur. Bütün bu faydaları nedeniyle Peygamberimiz tarafından misvak kullanmak çok tavsiye edilmiştir

Misvağın dalından 15 cm kadar bir parça kesilip ucu 1–2 cm kadar yontulup kabukları soyulur. Bir süre tuzlu su içinde bekletilince soyulan kısmın içindeki lifler açılır ve diş fırçası görünümünü alır. Eğer dallar çok sertse ve kendiliğinden açılmıyorsa bir bıçak yardımıyla açılması sağlanabilir. Misvak hazır hale getirildikten sonra normal bir diş fırçası gibi diş temizliği için kullanılır.

Kalem biçiminde kesilip yontulan dalları misvak adıyla insanlar tarafından diş temizleme malzemesi olarak kullanılır. Doğu Afrika’dan Hindistan’a kadar uzanan bölgelerde yetişen bu step bitkisi bol, iktisatlı, pratik olmakla birlikte; formalitesi az, kokusu güzel, meyvesi yenebilen bir bitkidir.

“Ejder meyvesi” de denilen ve kaktüsten elde edilen, Güney Amerika kökenli bir meyve…

Pitahaya,
Ejder meyvesi,
Dragon fruit,


Pitahaya, Dragon fruit, Ejder Meyvesi, Kaktüs meyvesi olarak ta adlandırılır.

Pitaya ağacı kaktüsgillerden olup üretimi ağacının güneş yanıkları ve kırağıdan çok çabuk etkilenmesinden dolayı çok büyük ilgi ve özen ister. Beyaz ve kırmızı olmak üzere iki çeşidi bulunmakla birlikte bu ayrım, aslında meyve kesildiği zaman ortaya çıkan iç rengindendir. Meyve kesildiğinde içerisinde küçük susam tanesine benzeyen çekirdekleri bulunur. Bu çekirdekler, tıpkı kivideki gibi meyveyle birlikte tüketilir. Eğer Pitaya meyvesinden uzun soluklu bir verim alınmak isteniyorsa, sapından kesim yapılmalıdır.


100 yılı aşkın bir süredir Vietnam başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yetiştirilen bir meyvedir. Başlıca Vietnam, Kamboçya, Tayland, Kolombiya, Ekvator ve İsrail de üretimi yapılmaktadır.

İçerdiği besin ve mineraller itibariyle gözlerin görüş yetisini kuvvetlendirme ve yüksek tansiyonu önleme gibi bir takım özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca içerdiği kalsiyum sayesinde güçlü iskelet sistemi ve kemikler için yararlıdır. Elektrolize yardımcı olur ve vücudun nem dengesini kontrol altında tutar. Taze meyve olarak yiyebileceğiniz gibi; salatalarınızda, tatlılarınızda, yemeklerinize, kokteyllerinize ilave edebilirsiniz. Dekoratif görüntüsü, garnitür olarak kullandığınız yerlere renk katacaktır. C Vitamini, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum ve Lif ihtiva etmektedir. 7 ºC de, %80 – %90 nemde muhafaza edilmelidir.

Genelde kırmızı kabuklu pitayalar C vitamini kaynağıdır. Pitayalar lif ve mineral yönünden zengindir, örneğin fosfor ve kalsium. Genelde kırmızı pitayalar bu yönden zengin olarak bilinir, sarılar bunun arkasındadır. Tohumlar çoklu doymamış yağ asidi yönünden zengindir ve genelde kırmızı ejder meyveleri çok az doymuş yağ asidi içerir.

Pitayalar ayrıca önemli miktarda fitoalbumin, antioksidan, kanseri önleyici serbest radikaller içerir. Tayvan’ da, diyabetikler bu meyveyi yüksek diyet lifi içermesi nedeniyle pirinç yerine kullanırlar. Pitaya vücuttan ağır metal toksin atılımını hızlandırdığı ve kolesterol ile tansiyonu düşürdüğü iddia edilmektedir. Düzenli yemenin kronik solumum yolu rahatsızlıklarına iyi geldiği iddia edilmektedir.

III. Petro olduğunu iddia ederek 1773-1775 yıllarında Rusya’da büyük bir köylü ayaklanması başlatan ünlü Kazak önder…

Pugaçev,
Yemelyan-Jemeljan-Emelyan Ivanovich Pugachev

(1742 – 1775).

II. Katerina döneminde Rusya İmparatorluğu’na karşı ayaklanan Kazak lider, Rus isyancı. Rusya Zimoyevskaya’ da 1742′ de doğmuş ve 19775 Mos­kova’ da ölmüştür.

1773’te Yemelyan İvanoviç Pugaçov önderliğinde Rusya’da sertliğin kaldırılması amacıyla büyük bir köy­lü ayaklanması başladı. Katerina II’nin soylu­lara serfler üstünde geniş haklar tanıması üzerine kanlı isyan başlamıştır. Serf ordusu çeşitli yörelerden köylülerin katılımıy­la kısa sürede güçlendi ve Rusya’da 18. yüzyılın en büyük köylü ayaklanmalarından biri yaşandı. Bu sırada Rus ordusunun Osmanlılarla savaşıyor olması isyancıların işini kolaylaştırdı. Don ve Ural Kazaklarıyle Volga vadisinin başkırt halkı da bu ayak­lanmaya katıldı. Kazaklar’ dan büyük destek alan Pugaçev, Rus birliklerini yenerek Kazan’ı ele geçirdi.

Pyotr III, III.Petro unvanını alan Pugaçov, kısa zamanda 25 000 kişilik bir ordu kurdu, Karr ile Çernışov’un düzenli ordularını yendi. Hattâ Katerina II, Mos­kova serfleriııin bile ayaklanmasından korktu. Moskova ve St.Petersburg bile tehdit altındaydı. Pugaçov’un ordusu 1774’te çarlık ordusuna yenildi ve ayaklanma bastırıldı. Bu isyan Rusya’nın birçok bölgesinde çıkan köy­lü ayaklanmaları için bir kıvılcım olmuştur.

Ancak Ruslar çabuk toparlandılar ve Osmanlı ile barış yaptıktan sonra tüm güçlerini Orta Asya’ya sürdüler. Pugaçev yenildi ve yakalanarak bir meydanda idam edildi. Pugaçev, Rusya tarihindeki en korkunç isyancılardan biri olarak anılır. Kazaklar içinse büyük bir halk kahramanıdır. Pugaçyovşçina’yı Ruslar uzun yıllar unutamadılar.

Lozan Antlaşması’nın yapıldığı saray….

Rumine Sarayı,
Lozan Barış Antlaşmasının yapıldığı saray,

Rumine Sarayı 1906 yılında, üniversite binası olarak inşa edildi. Adını bir Rus prensi olan Gabriel Rumine’ den alıyor. Binayı yaptıran Rumine’ nin annesi Lozan’ lı idi. Lozan Barış Antlaşması, sarayın duvarları ve tavanını resimlerin süslediği büyük salonunda imzalandı. Bu antlaşma ile Türkiye, on bir yıl süren savaşların ardından, bugüne dek bozulmayan bir barış sürecine girdi. Rumine Sarayı’ nın tarihi salonu günümüzde Lozan Kent Meclisi’ni ağırlıyor. Rumine Sarayı bugün üniversite kütüphanesine, güzel sanatlar, doğa ve tarih bilimleri müzelerine ev sahipliği yapıyor.

İsviçre’nin 26 kantonundan biri olan Vaud kantonunun başkenti Lozan’da, göl kıyısındaki muhteşem şatoda (Chateau d’Ouchy) (Uşi Şatosu) İsmet İnönü ve arkadaşları günlerce diğer ülkelerin temsilcileri ile tartışmıştı. Türkiye’nin kaderini belirleyen tarihi Lozan Antlaşması için ikili görüşmeler Ouchy (UŞİ) şatosunda yapılmıştı. Antlaşması’nın en önemli kararları burada alınırken, antlaşma Rumine Sarayında devam etmiş sonra Lozan Üniversitesi Tören Salonu’nda (şimdi güzel sanatlar ve doğa bilimleri müzesi) imzalanmıştı.

Lozan Barış Antlaşması,
Kurtuluş Savaşı’nın sonunda Mudanya Mütarekesi imzalanmış, bundan az sonra, 22 Ekim 1922 tarihinde Türkiye barış görüşmelerine çağrılmıştı. Mudanya Mütarekesi’nde de Türk heyetine başkanlık etmiş olan ismet Paşa (İnönü), Dış İşleri Bakanlığına getirilerek Lozan’a gidecek Türk heyetine başkan atandı. Lozan Konferansı’nda İngiltere’yi Lord Curzon, İtalya’yı Mussolini, Yunanistan’ı Venizelos, Fransa’yı Poincare temsil ediyordu.

Sevr Antlaşması’na göre Türkiye’nin doğusu Ermenilerle Kürtlere, güneydoğu illeri Fransızlarla İngilizlere, Antalya dolayları İtalyanlara, Batı Anadolu ve Trakya Yunanlılara veriliyor, Boğazlar barışta ve savaşta serbest olmak üzere Müttefikler’in yönetimine bırakılıyor, kapitülasyonlar bütün devletlere tanınıyor, Anadolu’nun yalnız orta ve orta-kuzey kesimi Türklere kalıyordu. Ankara Hükümeti bu antlaşmayı hiç bir zaman tanımadı ve bağımsızlık için sonuna kadar savaşılacağını bütün dünyaya ilân etti.

Savaşı kazanıp barış masasına oturduğu zaman başta kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları olmak üzere Sevr Antlaşması’ nda yer alan birçok hüküm yeniden Türkiye’nin önüne sürüldü. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki sınırlar üstünde bir iddiası yoktu, ama Misak-ı Milli’den de fedakarlık edemezdi. Yabancılara verilen eski ayrıcalıkların hepsi kalkmalıydı. Batılılar bu şartları kabul etmek istemediler ve 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi.

23 Nisan 1923’te görüşmeler yeniden başladı. Sonunda Türkiye’nin istekleri kabul edilerek 24 Temmuz 1923 tarihinde antlaşma imzalandı. Başlıca hükümleri şöyle özetlenebilir: Türkiye’nin sınırları, Irak kesimi (Musul) dışında Misak-ı Milli’de çizildiği gibi olacak, Yunanistan savaş tazminatı olarak Edirne yakınındaki Karaağaç’ı Türkiye’ye bırakacaktı, Eğe Denizi’nde Bozcaada ile Gökçeada Türkiye’ye verilecek, Midilli, Sakız, Sisam gibi Anadolu’ya yakın adalar, askersizleştirilmek şartıyla Yunanistan’a bırakılacaktı.

Türkiye’deki Rumlarla, Yunanistan’daki Türkler yer değiştirecek, Batı Türkleriyle İstanbul Rumları bu değişimin dışında tutulacaktı. Kapitülasyonlar her yönüyle son bulacaktı. Musul ve Osmanlı borçları konusu barış antlaşmasından sonra taraflar arasında çözülecekti.

Çanakkale ve İstanbul boğazları silahsız bölge olacak, ancak savaş halinde silahlandırılacaktı (Türkiye aleyhine olan bu madde 1936 Montrö Antlaşması’yla ortadan kalkarak, Boğazlar kayıtsız ve şartsız Türk egemenliğine geçmiştir). Türkiye’deki yabancılar ve yabancı kurumlar Türk yasalarına göre yönetilecekti. Böylece Lozan Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin kabullendiği Sevr Antlaşması’nın Türkiye’yi bölüp parçalayan, egemenliğinden eden ağır hükümlerini ortadan kaldırarak Kurtuluş Savaşı ile kurulan yeni Türk Devleti’nin egemenlik ve bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirdi.

Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek …

Pastırma,
İng. pastrami,

Sığır etinin kuru kürleme yoluyla işlenmesi ve çemenlenmesiyle elde edilen bir et ürünü.
Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek.

Eski Çağlarda Avrupa’ya akın eden Hun Türkleri’nin, pastırma yiyecek maddesi olarak kullandıklarını Romalılardan öğreniyoruz. Antalya’ lı Amianus’ un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserinde, Hun Türklerinin bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiğini bildirmektedir. Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri az pişmiş eti yerler. Halbuki Macar müzelerinde bulunan Hunlara ait cepli at eyerlerinden öğreniyoruz ki kurumuş etler bu çantalara sokmakta, atın baldırına ve vücuduna değmemektedir. Orta Asya’ dan batıya akın eden Türk Hun süvarilerinin eyerlerinin çantalarını dolduran kuru et konservesi, Anadolu’ ya gelerek yerleş Oğuz Türkleri’ nde pastırmacılığın bulunması ve asırları doldurarak zamanımıza kadar yaşayıp gelmesi, bugün Orta Asya bozkırlarında yaşayan göçebe Türklerin son baharda kışa hazırlık olarak tuzlu, kuru dumanlı et konserveleri yapmaları, bu sanatın Orta Asya’ dan geldiği göstermektedir.

Kayseri’ de pastırmacılık bu şekilde Orta Asya’ dan gelen Türkler,’ in etkisiyle başlamış ve zamanla gelişmiştir. Sonradan bir kısım Ermeniler de bu sanatı yapmışlardır. Onyedinci yüzyılda 1611-1682 yılları arsında yaşamış olan ünlü Seyyah Evliya Çelebi, Seyahatname isimli eserinde Kayseri’den şu şekilde bahsetmektedir. Evliya Çelebi’ nin kitabında bahsettiği bu sözlerden anladığımıza göre, Kayseri’ de onyedinci yüzyılda bile pastırma imal edilmekte ve şöhreti bilinmekte idi. O zamanlar yapılan pastırmaların güzel kokulu olmaları için çemenlerine kimyon katıldığını da ayrıca öğrenmiş oluyoruz.

Yüz sene öncesine kadar yapılan pastırmaların, çemenlerinin bibersiz olduğu söylenmektedir. Çemendeki buy otu ve sarımsağın ise ne zaman kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz.

Kayseri Melikgazi Belediyesinin eski mahallelerindeki evlerde dağınık ve kontrolden uzak olarak faaliyet gösteren pastırma ve sucuk imalathaneleri, 1945 yılında belediyenin zorlaması ve uygun yer göstermesi üzerine, şimdi faaliyet gösterilen Kayseri’ nin Karpuzatan mevkiindeki yerlerine taşındılar.

Pastırma çeşitleri;
Sırt, Kuşgömü, Tütünlük, Antrkot, Şekerpare, Dilme, Eğrice, Mehle, Kenar, Döş, Omuz, Kürek, cinsi pastırma çeşitleri vardır.

Yapılışı:
Etleri düzgün biçimde parçalara ayırıp dövün sonra üzerine 1 kat tuz, 1 kat et olmak üzere bir teneke içine dizin.
Hepsini dizdikten sonra en üste bir ağırlık koyarak etlerin iyice yassı olmasını sağlayın. Böylece etleri 15-20 gün serin bir yerde bırakın.
En son etlerin fazla tuzunun gitmesi için bol suda 1 gün bekletin.
Etleri sudan çıkarıp uçlarından ip geçirip serin güneşsiz rüzgarlı bir yere asıp sularını süzdürün.
Sarımsakla tuzu incecik dövün, içine çemeni, kırmızı biberi koyup karıştırın ve biraz su ile koyuca bulamaç hazırlayın.
Suları iyice süzülmüş etlerin her tarafına bu bulamacı muntazam olarak sürün ve kuruması için tekrar serin bir yere asın.
Çemen kuruduktan sonra etleri ipten alıp, serin bir yerde kullanılacağı zamana kadar saklayın.

Yabani eşek sürüsü…

Ane,
Dişi ve yabani eşek, Yabani eşek sürüsü.


Dişi ve yabani eşek.
Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
Kasık kılı.
Üç ayaklı sehpa.
Apış arası, kasık.
Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifadesi için kullanılan nisbet edatıdır.
Odun koyup yakmaya yarayan ızgara.

Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı, merkep, karakaçan, uzun kulak .

Eşek Ana vatanı Afrika ve Asya olup Eski Mısırda M.Ö 4000’herde evcilleştirilip doğduğu düşünülüyor. Avrupa’daki eşeklerin M.Ö.2000’de Anadolu’dan gittiği rivayetlerde vardır. 18.YY’da önemli bir yere sahiptir. Semerkant adına kaynak teşkil etmiştir. Ülkemizde Merzifon eşeğinin semerinin özellikle Çorum İskilip’de yapıldığı bildirilmektedir. Merzifon eşekleri nispeten yüksek rakımda bulunduklarından sert sesli anırması ile meşhurdur.

En yaygın renk gri olup ardından kahverengi, siyah, kırçıl ve kahverengi beyaz yada siyah beyaz benekli renkler görülür. Renk ve genel yapı açısından en dikkat çeken ırk Fransa orijinli Poltou’dur. Bu ırk kalın tüylü derili, geleneksel olarak donuk mat ve Kahverengi doru renktedir.  Afrika kökenli ırklar Kızıl denizin güneyi, Akdeniz sahilleri Sahra çölü arasında yayılmış olup iki ayırıcı türü bulunur. Nubya yabani eşeği ve Somali yabani eşeği .Asya kökenli ırklar ise Kızıldeniz, Kuzey Hindistan ve Tibet’e varan geniş yerlere yayılmıştır. Asya’da çok değişik yükselti ve iklim kuşağındaki yayılışına bakarak Asya yabani eşeklerininde birden çok grup oluşturmuş olabileceği değerlendirilmektedir. Ancak günümüzde yok olma tehlikesi altındadır.

Eşeklerin tarihi ipek yolunda Akdeniz Pasifik arasında yük getirip götürdüğü bilinmektedir. Bu mesafe birkaç yıllık yolculuğu gerektiren 6400 kmdir. Bu olgu bu ırkın dayanıklı çekiç gücünü gösterir. Netice itibariyle küçük Asya’da ve Ege’de nihayetlenen bu yolculuk’ta birçok eşek ırkının melezlenmesi söz konusu olmuştur. Eşek Akdeniz ülkelerinde dar patikalarda yürüme yeteneği ile bağ, bahçe, çeki gücünde çok özgün tercih edilen mevkiye gelmiştir.

Eşek’ in (Equus asinus) ataları Afrika yabani eşeğidir. Bunlar Kuzey Afrika yaban eşeği (Equus asinus atlanticus) Nubian yabani eşeği (Equus asınus africanus) ve Somali Yaban Eşeği (Equus asinus somelicus) gibi üç gruba ayrılır. Equus asinus atlantıcus Romalılar devrinde yok olmuştur. Halen mevcut evcil eşeğin (Equus asinus asinus) muhtemelen Nubya yabani eşeğinden türediği varsayılır. Somali eşeği açık kırmızı renkli, omuzda çapraz çizgisi olmayıp ayaklarda şerit çizgiler bulunur ve 130-140 cm yüksekliktedir. Asya Yabani Eşeği diye bilinen (Equus hemionus) Onager olarak adlandırılan grubun Uralların batısındaki steplerde Kazakistan, Türkmenistan (Equus Hemionus Kulan,) Moğolistan, Kuzey Çin (Equus Hemionus) ve Suriye (Equus Hemionus Hemippus), İran (Equus hemionus onager), Irak, Pakistan, Batı Hindistan (Equus Heminous Khur) yayılan değişik izole alanlarda bulunan alt türleri bulunur.

Eşekler oldukça zeki hayvanlardır. Eşekler bir işin kendi yararına olmadığını düşünürse, eşeklere o işi yaptırmak oldukça zordur. (Eşeklerin inatçı olmalarının aslı budur.) Eşekler ortalama 30-35 yıl yaşar ve 2-2,5 yaşında üreme çağına girerler. Dişi eşek yaklaşık bir yıl süren gebelik döneminden sonra genellikle bir, bazen iki yavru (sıpa) doğurur. Erkek eşek (eşek aygırı) atın dişisiyle (kısrakla) çiftleşirse katır denen kısır melezler elde edilir. Dişi eşek ile erkek atın (aygırın) melezi olan katırlara da genellikle ester denir.

Su samurundan elde edilen post…

Lutr,
Lutra,

(Fransızca loutre),
Su samuru ,
Su iti,
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır. Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar.

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler.

Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.

Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur. Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman….

Kerpe,
(Eski adı, Kalpe).


Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır.

Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı’nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul’un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe’den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe’ ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra’ ya 10 km. , İzmit’ e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe’ deki eşsiz güzellikteki  “Kayalıklar” ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia’sının bir limanı olup Kefken Adası’nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 ‘de ünlü Onbinler’in buraya gelmesiyle, Xenophon’un Anabasis’inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop ‘tan gemilerle Ereğli’ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı’na çıkmıştır.

Ama işler umulduğu gibi gitmez ve Bithynia’ lılar düşmanı öldürür ve geri kalanları tepeye sıkıştırarak kuşatmaya alır. Ancak ordunun diğer bölümünün geldiğini haber alan Bithynia’lılar kuşatmayı kaldırarak geri çekilir. Kalpe Limanında birleşen üç grup ölülerini gömer ve tümülüs yaparlar. Xenophon kurban ciğeri falında başkomutanlığın ona hayırlı olmayacağını öğrendiği için , başkomutanlığı Neon’a bırakır. Yörede birkaç gün konakladıktan sonra yiyeceğin tükenmesi nedeniyle çapul akınlarına başlarlar. İranlı Satrap Phrnabazos’un atlıları , bir akıncı koluna saldırır ve 500’den fazla asker öldürür. Aynı akşam Bithynia’lılar da, Kalpe Limanı’nda, yarımadada konaklamış olan ordunun ileri karakollarına saldırırlar, birçok askeri öldürürler. Ertesi gün, ordu çapul akınını toplu olarak yürütmek amacıyla kentin iç bölümlerine köylere uzanır. Orada da Pharnabazos’un gönderdiği ; Spithridates ve Rhathines komutasındaki satraplık ordusu görülür; ancak savaşı Onbinler kazanır.

“Beklenen Şarkı”, “Aysel, Bataklı Damın Kızı”, “Şehvet Kurbanı” gibi filmleriyle tanınmış, Türk sinemasının ilk kadın yıldızı….

Cahide Sonku,
Cahide Serap,

(27 Aralık 1916, Yemen – 18 Mart 1981, İstanbul),
Asıl adı Cahide Serap (27 Aralık 1916, Yemen – 18 Mart 1981, İstanbul),
Sinema ve tiyatro oyuncusu.
Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızıdır.

16 yaşında Darülbedayi’ye girmiş, zamanla İstanbul Şehir Tiyatroları’nın gözde oyuncuları arasında girmiştir. Muhsin Ertuğrul döneminin önemli isimlerindendir. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya geçti. Daha sonra 1950 yılında kendi adına Sonku Film şirketini kurdu. “Fedâkar Ana” filmiyle yönetmenliği denedi. Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Arka arkaya Shaw, Tolstoy, Shakespeare, Çehov gibi yazarların oyunlarında rol alarak şehir tiyatrosunun önde gelen kadın oyuncularından biri oldu. Bir süre sonra Fabrikatör İhsan Doruk ile evlenen Sonku’nun bu evlilikten Ender adında (d.1953) bir kızı oldu. Daha sonra bu eşinden de boşandı.

“Bataklı Damın Kızı Aysel” adlı filmle ünlenen Cahide Sonku, o günden sonra adeta bir “fetiş” oldu ve hemen her filmde erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle izleyicinin karşısına çıktı. 1963 yılında bir yangın sonucu kurmuş olduğu Sonku Film’in yanması üzerine iflas eden Cahide Sonku hayatının geri kala kısmında kısa bir süre Şehir Tiyatrosu’nda çalıştı. 1961’de Dormen Tiyatrosu’nda ‘Taşra Kızı’ ile sahneye döndü. Ama içki düşkünlüğü nedeniyle bu tiyatrodan ayrıldı. daha sonra buradan ayrılan Sonku,ömrünün son yıllarını sefalet içinde geçirdi.  1979 yılında Sinema Yazarları Derneği hizmet ödülünü aldı. Alkol bağımlısı olduğu da ileri sürülen Sonku, 1981’de Alkaraz Sineması’nda fenalaşarak 64 yaşında öldü. Zincirlikuyu mezarlığına gömüldü.   Sonku, zarifliği ve güzelliğinin yanı sıra temiz Türkçesi, düzgün diksiyonu, rolüne kişiliğini katmasıyla büyük bir üne ermiştir.


Filmleri;
Söz Bir Allah Bir 1933, oyuncu,
Bataklı Damın Kızı Aysel 1935, oyuncu,
Akasya Palas 1940 oyuncu,
Şehvet Kurbanı 1940 oyuncu,
Kıskanç, 1942 oyuncu,
Yayla Kartalı 1945 oyuncu,
Senede Bir Gün 1947 oyuncu,
Fedakar Ana 1949 yönetmen,
Bir Kavuk Devrildi 1939,
Fedakar Ana 1949
Yuvamı Yıkamazsın, 1947
Kızılırmak-Karakoyun 1946,
Vatan ve Namık Kemal, 1951 yönetmen ve oyuncu,
Beklenen Şarkı (film) 1954 yönetmen ve oyuncu,
İlk ve Son

CAHİDE SONKU

Güney Amerika’da yaşayan Jibarolar’da (Jivorolar da denir), özel işlemlerle portakal kadar küçültülen düşman kafasına verilen ad…

Tsantsa,

Amazon bölgesinin uçsuz bucaksız ormanlarında, içlerinden bazıları, avlanmak için hala yayları ve sarbakan denilen üfleme kamışlarıyla kürar zehirine batırılmış oklar atan vahşi halklar yaşar. Bu halklardan ancak birkaçı, pek ilkel şartlarda da olsa tarımla uğraşır. Bu Amazon kızılderilileri içinde en vahşileri, en kan dökücüleri Jivarolardır. Vahşi Jivarolar, savaşta öldürdükleri düşmanlarının, yâni insanların başını keserek “tsantsa” adı verilen savaş hatıraları haline getirmeye pek meraklıydılar. Bu akıl almaz uygulama Jivarolar arasında çok yaygın bir gelenek halini almıştır.

Son derece vahşice olan bu uygulama da düşmanın kafası kesilir. Bütün kemikleri çıkarılıp ve derisi yüzüldükten sonra çeşitli bitkilerle birlikte suda kaynatılan kafatası kızgın taşlar arasında sıkıştırılır. Böylece kafatası, saçları bozulmadan, bir portakal kadar küçültülür, Tsantsa’ nın, sahibine sihirli bir kuvvet verdiğine inanılır. Bir Jivaro ne kadar çok kafatası küçültmüşse o kadar itibar kazanır.

Belgesellerde anlatıldığına göre, savaşçı kestiği kafayla birlikte düşmanının ruhuna da sahip olurmuş. Küçültülen kafada dikilen ağız ve gözlerin sebebi ruhun kaçışını önlemek içindir. Ruh yerinde kaldığı ve savaşçı tsantsa ya sahip olduğu zaman daha güçlü olurmuş.

Tatlı ve sulu bir şeftali cinsi…

Hale,
Hülü,

Diğer Şeftali cinsleri;
Nectarin,
Cavalier,
Cardinal,
Gülaven,
Sarıpapa, (Sarı renkli ve tatlı bir şeftali).
Adıyaman,
Hale,
Hülü,
Yarma,

Şeftali,
Önceleri botanik adına (Prunus persica) bakılarak şeftalinin anavatanının İran yada Kafkasya olduğu sanılmaktaydı. Ancak zamanla yapılan araştırma çalışmaları, yabani şeftalinin İran’da asla bulunmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, anavatanının da Doğu Asya ve Çin olduğu belirlenmiştir (Orta Çin).

Şeftali, dünya üzerinde çok geniş yetişme alanına sahip bir meyve türüdür. Avrupa’nın İngiltere ve kuzey memleketleri (Finlandiya, Norveç, İsveç) dışında hemen her tarafında yetiştirilmektedir. Amerika’ya 16. yy.’ da İspanyol gemicileri tarafından götürülmüştür. Amerika’nın hem kuzey ve hem de güneyinde yetişmekte olup, Avustralya ve Yeni Zellanda’da en fazla yetiştirilen meyve türüdür. Afrika kıtasında da şeftali yetiştirilen alanlar her geçen gün genişlemektedir. Dünya üzerinde en büyük şeftali yetiştiricisi ülkeler sırasıyla; İtalya, ABD, Çin, Yunanistan, İspanya, Fransa, Rusya, Türkiye, Meksika ve Arjantin ‘dir.

İstanbul Cağaloğlu’nda, bir dönem edebiyatçıların ve gazetecilerin uğrak yeri olan kahve…

Meserret Kahvesi,
Cağaloğlu,

Meserret sözlük anlamıyla eski dilde, (Arapça) sevinç, şenlik, sürur demektir. Ancak edebiyat dünyasında meserret kelimesi kendisine “sevinçle buluşma yeri” anlamını yükleyen Cağaloğlu’ ndaki tarihi kahveyle anılır. Meserret Kahvesi tüm İstanbul’ un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış edebiyatçı da gösterilemez. Eski Meserret Kahvesi’ nin bir yüzü Ankara caddesine bakar. Işıklar içindedir, merhum Salah Birsel’ in her eve lazım ‘Kahveler Kitabı’ nda; Tüm İstanbul’ un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış yazın eri gösterilemez dediği Cağaloğlu Meserret Kahvesi, tarihinin en ünlü kahvesidir. Şimdi Meserret, İstanbul’ un bizbize meyhane tarzı bir restoranıdır. Müthiş bir manzaraya sahip. Haliç ayağınızın altında. Pierre Loti’nin yeşili, Sultanahmet Camisi’nin minareleri, Haliç’te sefer yapan tekneler eşsiz manzaranın birkaç motifini oluşturur. Işıklar içindeki Kariye Müzesi, Bulgar Kilisesi, Süleymaniye, Fatih, Yavuz Selim Cami’ leri görebilirsiniz. Dekorasyon meyhane havasına uygun. Ahşap ağırlıklı. İncelikler gözetilmiş. Ancak görünce anlarsınız. Tıkış tıkış bir ortam da değil, soğuk bir ortam da değil. Tam ortası. Hem özel sohbetlerinizi rahatlıkla yapabilir hem de yan masayla birlikte şarkılara eşlik edebilirsiniz. Türk mutfağının lezzetlerini tadabilirsiniz.

1 54 55 56 57