Mağaraları inceleyen bilim dalı…

Speleoloji, (Speleology )

Mağaralar ilmi, Mağara keşfetme sporu. 

Karst ve Mağara Araştırmaları,

Speleoloji kısaca yeraltı karst boşluklarını inceleyen bilim dalı olarak adlandırılmaktadır. Mağaralarla bilimsel olarakilgilenenlere speleolog sportif olarak ilgilenenlere spelunkaer adı verilmektedir. Mağaralar yüzyıllar boyu insanların ilgisini çekmiş fantastik mekanlardır. Karanlığın verdiği bilinmezlik insanların zaman zaman mağaralar hakkında yersiz korkulara kapılmalarına neden olmuştur.

Mağara,

Yüzeyle bağlantısı olan en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan doğal süreçler sonucunda oluşmuş yeraltı boşluğudur.

Mağaracılık,

Mağaracılık mağaraları keşfetmeyi hedefleyen bir doğa sporudur Mağaraların araştırılması ve incelenmesi ile ilgilenilen bilim ve spor dalıdır. Mağara Bilimi (Speleoloji), sporla bilimin iç içe olduğu yegâne doğa sporudur. Bünyesinde yürüyüş, kampçılık ve ip inişi gibi birçok sportif alanı; ölçüm, haritalama gibi uzmanlık alanlarını; jeoloji, hidrojeoloji, biyoloji gibi bilim dallarını barındırır.

Speleologies, kelimesinden birleşmiş olup “mağarabilim” anlamına gelir. Bu bilim dalıyla uğraşanlara “speolog” adı verilir. Speleologlar, mağaraların yeryüzündeki doğal açılımlar olduğunu, genişliklerine, şekillerine, uzunluklarına, açıklıklarının sergilediği duruma vb. özelliklere göre belli bir karaktere oturtulduklarını belirtirler.

Mağaracılığın sportif anlamca başlaması 1940’lardan sonra görülmeye başlar. Bir çok deneğin önce Avrupa’da özellikle Fransızların öncülüğünde, sonra da K. Amerika’da kurulması ile sportif amaçlı çalışan derneklerin sayısı hızla arttı. K. Amerika’da, Avrupa’da sportif çalışmalar aynı zamana yakın başlamış olsalar da bugün Dünyadaki en yoğun ve en ileri mağaracılığı yapanlar Avrupalılardır. Gerek teknik çalışma ve teknik aletlerin ortaya çıkartılması konusundaki yaratıcılıkları, gerekse bu konuda yaptıkları denizaşırı ekspedisyonlar Fransızları hala Dünyanın en ileri ve en yoğun çalışan gurupları arasında tutmaktadır. Fransızları ise İtalyanlar ve İngilizler izlemektedir.

İlk Speleolojik çalışmalar 1900 yıllarına rastlar. 1859 yılında doğan Fransız mağarabilimcisi Eduard-Alfred Martel tüm yaşamını mağara araştırmalarına adadı ve bu araştırmaların pek çok disiplin içeren bir bilim dalı olarak kabul edilmesini sağladı. Speoloji kelimesi Yunanca spelaion; mağara ve logos; bilim kelimesinden gelir. Mağara bilimi yani speleoloji içine alan bilimler coğrafya, topografı, jeoloji, hidroloji, mineroloji, arkeoloji, paleontoloji ve morfoloji gibi bilimlerdir.

Bir mağarabilimci mağara oluşumu ve çevresi hakkında sağlam bilgileri olan bir araştırmacıdır. Bir mağarabilimci bir bilim adamı da olabilir, mağarabilmin temel mekanizmalarını anlamak için çaba harcayan bir meraklıda olabilir. Mağaracılığı sportif amaçla yapanlar bile gezileri sırasında daha önce insan ayağının basmadığı yeni mağaralar bularak sırasında bir bilimadamı gibi topografya alımlarını kaydeder ve mağaranın haritasının çıkarılması ile de bilime katkıda bulunur.

Pek çok mağara ve uçurumun yer aldığı kalker kuşaklarına mağarabilimciler “karst bölgesi” adını verirler. Almanca “karst” adından gelen bu sözcük Slovence “kras” adının bozulmuş şeklidir. Kras Yugoslavya’nın kuzeyinde bulunan ve geçen yüzyıl yeraltında saklı binlerce mağara, çukur sistemi ve ırmağın keşfedildiği bölgeyi belirtir.

Patates…

Patates, (Rumca).

Solanum tuberosum, İng. potato, Fr. pomme de terre.

Kartol, Kompir, Kumpir. Patatis.

Patlıcangillerden, yaprakları ve sürgünleri acı bir bitki . Bu bitkinin toprak altında oluşan, nişastaca zengin, yenebilen yumruları vardır.

Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır.

Patlıcangiller familyasından, ülkemizde hemen hepsi insan beslenmesinde kullanılan ancak bazı ülkelerde hayvan yemi olarak da yetiştirilen, beyaz veya pembe çiçekli, toprak altı yumruları sebze olarak kullanılan, nişasta bakımından zengin, proteini az olmasına rağmen yüksek değerlikli, selüloz miktarı düşük, sindirilme derecesi yüksek yumru yem. Patates tohumuna milva denir. Özellikle Niğde ilinde yetiştiriciliği yapılır.

Boyu 70-80 cm’ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir. Patateste tohumluk olarak kullandığımız kısım yumrulardır. Tohumluk yumrular, 6 cm çapında ve ortalama 50 gram ağırlığında olmalıdır.

Patates türleri;

Granula, Selma,

Gezici samuray…

Ronin,

Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

47 Ronin, efendileri lord Asano’nun ölümünden sonra ronin olan samurayların hikayesidir ve samuray tarihinde bushido kavramını en iyi anlatan hikayelerden biridir. Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

Aşağıda hazırlanan minik sözlük Japon tarihi ve kültürüne uzak olanlar için faydalı olacaktır.

Shogun;

Japonya’da ” merkezi feodal sistem “de merkezde yer alan, diğer toplumlarda krala denk gelebilecek güç odağı. Daimyo’ların varlığına izin verdikleri ancak herhangi bir güç kullanmasına imkan tanımadıkları mevkii. Seitai shogun kelimesinin kısa halidir. Barbarları yenen general anlamına gelir. Zamanında Japonya’nın kuzeyinde yaşayan relatifli geri kalmış bir halk olan Ainu’ları yenmeye yollanan generallere verilen sıfat. Daha sonra sadece tek kişiye verilen, imparator yerine ülkeyi yöneten kralvari bir feodal makama dönüşmüştür.

Samuray;

Japon feodal yönetiminde askeri aristokrat sınıf ve bu sınıftan olan savaşçılara verilen isim..Normal halk sınıfının hayatları üstünde söz hakkına sahiptiler ve işaretleri olarak da iki kılıç taşırlardı..Özel hak ve imtiyazları 1871’de feodal yönetimin düşmesiyle kaldırıldı..

Ronin;

Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.

Bushido;

Japonca “savaşçı’nın yolu”. Samuray sınıfının davranış biçimini belirleyen kurallar toplamı.

Edo;

Şimdi Tokyo olan şehir. Tokugawa shogun’u Edo kalesini yaptırıp Japonya’yı oradan yonetmiştir.

Daimyo;

Japonya’nın modernleşme sürecinde kritik rol oynayan landlord ( derebeyi )’lar. Samurayların korumasında güç odağı halinde iken (merkezde shogun olmasına rağmen) zamanla tacir sınıfı ile yakın bağ kurup Japonyada faşist bir düzene gidilmesine yol açmışlardır. Zira gözden düşen samuray’lar ronin mertebesiyle geri dönüp gidişatı değiştirmiştir.

Seppuku;

Seppuku sonu harakiri ile tamamlanacak olan törenin adı’dır. Japonların diğer sanatlarında olduğu gibi bu da bir tören veya bir ahenk ve uyum içinde olmalıdır.

Seppuku’nun bir tören şeklinde gerçekleştirilmesi Edo döneminin ortalarında başlamıştır.Samurayların kendi onurlarını korumak için veya onurlu olduklarını ispat etme amacıyla yaptıkları “kendi kendilerini cezalandırma” ya da “onurlandırma” törenidir. Bir süre sonra Japonlar karnın kesilmesi ile ilgilenmezler. Önemli olan onur için ölmeye hazır olmaktır. Zaten seppuku törenlerinin hemen hemen tümünde karın kesildikten sonra veya kesilmese de ölecek kişinin arkasında bekleyip o kişi hazır olduğunda kafasını ” katana ” ile kopartacak “kaishakunin” adlı bir görevli vardır. Örneğin sensu-bara adı verilen bir seppuku çeşidinde, samuray v.s karnının üzerine bambudan yapılmış bir yelpazeyi koyar ve sadece başını acı çekermiş gibi öne doğru uzatır…..uzattığı anda da kafa zaten kaishakunin tarafindan uçurulur. Diğer bir seppuku yöntemi ise juu-bun seppukudur ki şöyle gelişir; kişi karnını haç şeklinde keser ( + ) ve yarar. Yardıktan sonra hemen ölmediği gibi iç organlarını dışarı çıkarıp mümkünse toprağa koymaya çalışır ve yine orada ölürmüş.

Su samurundan elde edilen post…

Lutr,
Lutra,

(Fransızca loutre),
Su samuru ,
Su iti,
Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır. Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar.

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler.

Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.

Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur. Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı…

Talasemi, (İng. thalassemia ).

Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.

Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi MajorCooley anemisi (Hasta Tip): Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman….

Kerpe,
(Eski adı, Kalpe).


Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır.

Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı’nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul’un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe’den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe’ ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra’ ya 10 km. , İzmit’ e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe’ deki eşsiz güzellikteki  “Kayalıklar” ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia’sının bir limanı olup Kefken Adası’nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 ‘de ünlü Onbinler’in buraya gelmesiyle, Xenophon’un Anabasis’inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop ‘tan gemilerle Ereğli’ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı’na çıkmıştır.

Ama işler umulduğu gibi gitmez ve Bithynia’ lılar düşmanı öldürür ve geri kalanları tepeye sıkıştırarak kuşatmaya alır. Ancak ordunun diğer bölümünün geldiğini haber alan Bithynia’lılar kuşatmayı kaldırarak geri çekilir. Kalpe Limanında birleşen üç grup ölülerini gömer ve tümülüs yaparlar. Xenophon kurban ciğeri falında başkomutanlığın ona hayırlı olmayacağını öğrendiği için , başkomutanlığı Neon’a bırakır. Yörede birkaç gün konakladıktan sonra yiyeceğin tükenmesi nedeniyle çapul akınlarına başlarlar. İranlı Satrap Phrnabazos’un atlıları , bir akıncı koluna saldırır ve 500’den fazla asker öldürür. Aynı akşam Bithynia’lılar da, Kalpe Limanı’nda, yarımadada konaklamış olan ordunun ileri karakollarına saldırırlar, birçok askeri öldürürler. Ertesi gün, ordu çapul akınını toplu olarak yürütmek amacıyla kentin iç bölümlerine köylere uzanır. Orada da Pharnabazos’un gönderdiği ; Spithridates ve Rhathines komutasındaki satraplık ordusu görülür; ancak savaşı Onbinler kazanır.

1 317 318 319 320 321 322