1736-1813 yılları arasında yaşayan ve sayılar kuramına, analitik mekaniğe ve gök mekaniğe önemli katkılarda bulunan ünlü Fransız Matematikçi…

Joseph-Louis Lagrange,

(25 Ocak 1736 – 10 Nisan 1813).

Vaftiz ismi Giuseppe Lodovico Lagrangia,

İtalyan-Fransız matematikçi ve astronom. Analiz, sayılar kuramı, klasik mekanik ve gök mekaniği alanlarına önemli katkılarda bulundu. 18. yüzyılın en önemli matematikçileri arasındadır. Bilimsel makalelerini bir oturuşta, hiç düzeltme yapmadan yazabildiği söylenir. 20 yaşına gelmeden Torino’ daki topçu okulunda geometri öğretmeni olmuş, 20′li yaşlarında dalga yayılımı ve eğrilerin minimum ve maksimum noktalarıyla ilgili yazdığı makaleler sayesinde yaşayan en büyük matematikçilerden biri olarak kabul görmüştür.

Euler ve d’Alembert’in desteğiyle Berlin’deki Prusya Bilim Akademisi’nin matematik bölümü başkanı olan Lagrange, I. Napoléon döneminde senatör ve kont ilan edilmiştir ve bugün Paris’teki Panthéon’da gömülüdür. 1764-1788 yılları arasında Fransız Bilimler Akademisi tarafından beş defa ödüle lâyık bulunmuştur. Bu ödüllerden bir tanesi, Ay’ın neden daima aynı yüzünün göründüğü sorununa bulmuş olduğu parlak çözüm için verilmiştir.

Fransız Devrimi’nin ardından, ağırlık ve uzunluk birimlerini düzenlemek için kurulan komisyona başkanlık yapmıştır. 1799’da Napoléon iktidara geldiğinde, Lagrange’ ı sarayına davet ederek Légion d’honneur madalyası ile onurlandırmıştır. Daha sonra Ecole Normale’de ve Ecole Polytechnique’de profesör olarak dersler vermiştir.

Lagrange’ın ilk çalışması değişkenler hesabıyla ilgilidir. Bu konuda, analitik değişkenler hesabını bulmuş (1755) ve kuramını dinamik problemlerine uygulamıştır. Lagrange üç-cisim probleminin ilk özel çözümlerini çıkarmıştır. Geliştirmiş olduğu teoreme göre, üç sonlu cismi, yörüngeleri, aynı zamanda tamamlanan benzer elipsler olacak şekilde harekete geçirmek mümkündür.

Lagrange’ın en önemli eseri olan Mécanique Analytique’de (Analitik Mekanik) yeni geliştirilen analiz yöntemi, noktaların ve katı cisimlerin mekaniğine uygulanmıştır. Lagrange, bu yapıtında, Newton’un geometrik yöntemini tamamıyla bırakarak, saf analizi kullanmıştır.

Fonksiyonlar üzerine yazdığı iki kitapta, diferansiyel ve integral hesabı cebire indirgeyerek onlara sağlam bir temel kazandırmaya çalışmıştır; bu çabası, yetersiz kalmasına karşın, burada ilk defa Gerçek Değişkenli Fonksiyonlar Kuramı ortaya çıkmış ve cebir ile geometrideki çok çeşitli problemlere uygulanmıştır.

İslam inancına göre ölüleri mezarında sorguya çekecek olan iki melekten biri…

Nekir,

Münker,

Beşir,

Mübeşşir,

Kabirde insanları sorguya çeken melekler.
Ölen kimseyi mezarında sorguya çeken ve gerektiğinde onu cezalandıran iki Melek. Bunların, Münker ve Nekir diye isimlendirilmeleri, her ikisinin de aşinası olmadığımız garip bir surette olmalarındandır.

Ehl-i Sünnet’e göre, Münker ve Nekir, ölen kişiye Rabbini, dinini ve peygamberini sorarlar. Mü’min kişi bu sorulara cevap verir, ama kafir veremez. Bu husustaki hadisler pek çoktur. Söz konusu iki melek ölünün kabrine gelir, Allah ölüyü diriltir ve melekler sorularını yöneltirler.

Ahiret aleminin ilk durağı olan berzah hayatında insanların ilk karşılaşacakları olay, sorguya çekilmedir. Kabirde insanla­rın sorguya çekilecekleri, müslümanlarca kabul edil­mektedir. Bunların bazılarında meleklerin isimleri zikredilmeksizin sadece melekler tarafından suâl sorulacağı bildirildiği halde, bazı hadislerde bu suâl meleklerinin isim ve sıfatları da açıklanmıştır.

Tirmizi’nin Ebu Hureyre’ den rivayet etti­ği uzun bir hadiste kabirde sual sormak için gelen meleklerin siyah tenli, mavi gözlü iki melek oldukları belirtilerek, bunların birine “Münker”, diğerine de “Nekir” denildiği haber verilmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’ e şöyle buyurur: “Münker ve nekir, kabirde sorguya çeken iki melektirler. Bakışları şimşek çakı­şı, sesleri de gök gürültüsü gibidir. Yanla­rında bir tokmak vardır ki, insan­lardan büyük bir topluluk onu kaldırmaya bile güç yetiremez. Halbuki onlar onu şu değneğimden daha kolay kaldırırlar. Eğer onunla sana bir vuracak olsalar toz olur­sun.”

Bu son hadisin bir başka rivayetinde bu sayılan sıfatlara ilaveten ön dişleri ile kabri kazdıkları ve ölünün saçlarını çektikleri de zikredilir. Başka bir hadiste ise ön dişlerinin öküzün boynuzu gibi ve nefeslerinin de alev gibi olduğu, kendilerinden rahmet ve acıma duygusunun alındığı, sadece mü’minlere rahmetle muamele edecekleri haberverilmektedir.

Münker ve Nekir’in böyle son derece heybetli ve ürküntü verici bir şekilde tasvir edilmeleri, kâfir ve münafıklara çok kor­kunç bir surette görünmelerinden ötürü­dür. Bu meleklerin “Münker” ve “Nekir” isimleriyle isimlendirilişi de, insanlara bil­medikleri ve görmedikleri bir surette gö­rünmeleri sebebiyledir. Ölüye sual sormak­la görevlendirilmiş olan bu iki melek, mahlukattan ne insanlara, ne hayvanlara ve ne de başka yaratıklara benzerler. Onları Allah Teala eşsiz bir surette yaratmıştır.

Ehl-i sünnet bilginlerinin hepsi, hadisler­de geçen “Münker” ve “Nekir” kelimeleri­nin sual meleklerinin isimleri olduğu görü­şündedir. Ancak mü’minlere yumuşaklıkla muamele etmeleri ve mü’minleri cennetle müjdelemeleri sebebiyle, mü’minlere sual soran meleklere “Beşir” ve “Mübeşşir” adını verenler de vardır.

Kişi kabre konulduğunda, Allahu Teala, Münker ve Nekir denen iki melek gönderir. Bu iki melek o kimseye: Kime ibadet ederdin, dinin nedir, nebin kimdir? diye sual ederler. Ben yalnız,şerikten münezzeh olan Allahu Teala’ya ibadet ederim, dinim bütün enbiyanın dini olan İslam’dır, Nebim Hatemü’l-enbiya Muhammed Mustafa’dır” cevabını verir. Bunun üzerine melekler: “Doğru söyledin.” derler ve o kimsenin kabrinde kendisine: “Ey Allah’ın dostu altına bak” denir. Altında cehenneme açılan bir kapı görülür. Kendisine,”İşte bundan kurtuldun denir. Sonra “Yukarı bak” denir. Orada da cennete açılan bir kapı görür. Kendisine “Ey Alla’ın dostu, işte senin menzilin burasıdır.” denilir.

Bir tür sırlı çömlek…

Çokali,

Osmanlıcada, Çömlek koyacak yere Muarres denir.  Çömlek, Toprak tencere demektir. Ancak genel olarak seramik manasında “Kil ya da başka  silikatlardan elde edilen ürünlere verilen  genel ad” olarak da  kullanılmaktadır.

Kilin suyla karıştırılmasıyla oluşan çamurdan yapılan süs ve kullanım eşyasının yüksek ısılı fırınlarda sertleştirilmesiyle çanak çömlek elde edilir.  Islak çamurun üstüne parmak basılarak daha sonraları ip ve hasır bastırarak süslemeler yapılırdı. En çok rastlanan bezemelerden
biri de kazıma ve kabartmaydı. Renklendirme ise değişik renklerdeki çamurlarla yapılıyordu.

Kuruması için güneşe bırakılan çömlekler daha sonra ilkel fırınlarda pişirilmeye  başlandı. Yüksek ısıda pişirmek çömleklerin sert ve suya dayanıklı olmasını sağlıyordu.  Çanak çömlek yapımındaki ilk önemli gelişmelerden biri çömlekçi çarkıdır. Çömlekçi çarkının ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir. Yapılan eşyanın biçimlendirilmesinde çok önemli bir araç olan çark daire biçimli yatay bir tabla ile bunun merkezinden geçirilen bir milden oluşur. Önceleri elle çevrilen çark zamanla milin alt ucuna yerleştirilen ikinci bir tabla aracılığıyla ayakla döndürülmeye başlandı. Böylece her iki elini kullanabilen çömlekçi daha güzel biçimli eşya yapmaya başladı.

Günümüzde elektrikle çalışan çarklar kullanılmaktadır. Çark üzerinde biçimlendirilen çanak çömlek kurumaya bırakılır. İlkel yöntemde pişirme işlemi ateşe tutularak yapılırken zamanla tuğla ocağı olarak bilinen fırınlar kullanılmaya başlandı. Günümüzde kullanılan fırınlar gaz ve
elektrikle çalışmaktadır. Eskiçağlarda çanak çömlek fırınlansa da gözenekleri yok olmadığından içindeki sıvıyı uzun süre tutamıyor ve sızdırıyordu.

Zamanla sırlama tekniği geliştirildi. Sırlama çanak çömleğin ince bir cam katmanıyla kaplanmasıdır. Sırlama işleminde ilk kullanılan maddelerden biri kurşun sülfürdür. İçine renk katılan sır çömleğin daha çekici olmasını da sağlar. Sırlama aşamasında önce sır eriyiği hazırlanır. Sır çakmaktaşı, feldispat ve kurşun oksit gibi camsı maddelerden yapılır. Toz gibi inceltilen bu maddeler suyla karıştırılarak büyük teknelere boşaltılır. Pişirilmiş çanak çömlek bu eriyiğin içine daldırılır. Sırlama işleminde püskürtme fırçalama ya da eriyiğin çanak çömleğin
üzerine dökülerek yapıldığı kaplama yöntemi de uygulanır. Sırlanan parça  daha özel bir fırına yerleştirilir. Sır bu fırında eriyerek ince camsı bir tabakaya dönüşür. Renklendirme işlemi önceleri kilin doğal olarak içerdiği oksitlerle sınırlıyken zamanla değişik yollarla yeni oksitler
üretilmiş ya da aynı oksite değişik ısılar uygulanarak renklendirme işlemi geliştirilmiştir. Örneğin bakır oksit değişik ısılar altında  mavi, yeşil, kırmızı ya da mor renge dönüşebilmektedir.

Birde Çömlek Yemeği veya kısaca Çömlek yapalım. Afiyet olsun.

Malzemeler;

1 kg. parça et,

1 kg. patlıcan,

2 kg. domates,

1/2 kg.  yeşilbiber,

1 Yemek kaşığı Tereyağı,

2 Soğan,

6–7 Diş  sarımsak,

1 tatlı kaşığı tuz, 1 tutam Karabiber,

Hazırlanışı;

Patlıcanlar
yıkanıp kuşbaşı doğranır. Domatesler yıkanıp, patlıcan büyüklüğünde
doğranır. Soğanlar iri iri doğranır. Yeşilbiber yıkanıp iri iri
doğranır. Sarımsaklar soyulup yıkanır. Et çömleğe alınır bir su bardağı
su ve ölçülü yağ ile hafif pişirilir. Soğanlar ve yeşil biber çömleğe
eklenip kavurmaya devam edilir (10-15 dakika). Domates patlıcan ve
sarımsak çömleğe eklenip tuz konur. Fırında suyunu çekinceye kadar 3-4
saat pişirilir. Sıcak servis yapılır.

Hazırlanacak
çömlek yemeğinde patlıcan kullanılmaz da yerine sadece domates
kullanılarak da yapılır ise buna domates veya frenk çömleği denir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir tür sırlı çömlek…

Çokali,

Osmanlıcada, Çömlek koyacak yere Muarres denir.  Çömlek, Toprak tencere demektir. Ancak genel olarak seramik manasında “Kil ya da başka silikatlardan elde edilen ürünlere verilen genel ad” olarak da kullanılmaktadır.

Kilin suyla karıştırılmasıyla oluşan çamurdan yapılan süs ve kullanım eşyasının yüksek ısılı fırınlarda sertleştirilmesiyle çanak çömlek elde edilir.  Islak çamurun üstüne parmak basılarak daha sonraları ip ve hasır bastırarak süslemeler yapılırdı. En çok rastlanan bezemelerden biri de kazıma ve kabartmaydı. Renklendirme ise değişik renklerdeki çamurlarla yapılıyordu.

Kuruması için güneşe bırakılan çömlekler daha sonra ilkel fırınlarda pişirilmeye başlandı. Yüksek ısıda pişirmek çömleklerin sert ve suya dayanıklı olmasını sağlıyordu.  Çanak çömlek yapımındaki ilk önemli gelişmelerden biri çömlekçi çarkıdır. Çömlekçi çarkının ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir. Yapılan eşyanın biçimlendirilmesinde çok önemli bir araç olan çark daire biçimli yatay bir tabla ile bunun merkezinden geçirilen bir milden oluşur. Önceleri elle çevrilen çark zamanla milin alt ucuna yerleştirilen ikinci bir tabla aracılığıyla ayakla döndürülmeye başlandı. Böylece her iki elini kullanabilen çömlekçi daha güzel biçimli eşya yapmaya başladı.

Günümüzde elektrikle çalışan çarklar kullanılmaktadır. Çark üzerinde biçimlendirilen çanak çömlek kurumaya bırakılır. İlkel yöntemde pişirme işlemi ateşe tutularak yapılırken zamanla tuğla ocağı olarak bilinen fırınlar kullanılmaya başlandı. Günümüzde kullanılan fırınlar gaz ve elektrikle çalışmaktadır. Eskiçağlarda çanak çömlek fırınlansa da gözenekleri yok olmadığından içindeki sıvıyı uzun süre tutamıyor ve sızdırıyordu.

Zamanla sırlama tekniği geliştirildi. Sırlama çanak çömleğin ince bir cam katmanıyla kaplanmasıdır. Sırlama işleminde ilk kullanılan maddelerden biri kurşun sülfürdür. İçine renk katılan sır çömleğin daha çekici olmasını da sağlar. Sırlama aşamasında önce sır eriyiği hazırlanır. Sır çakmaktaşı, feldispat ve kurşun oksit gibi camsı maddelerden yapılır. Toz gibi inceltilen bu maddeler suyla karıştırılarak büyük teknelere boşaltılır. Pişirilmiş çanak çömlek bu eriyiğin içine daldırılır. Sırlama işleminde püskürtme fırçalama ya da eriyiğin çanak çömleğin üzerine dökülerek yapıldığı kaplama yöntemi de uygulanır. Sırlanan parça daha özel bir fırına yerleştirilir. Sır bu fırında eriyerek ince camsı bir tabakaya dönüşür. Renklendirme işlemi önceleri kilin doğal olarak içerdiği oksitlerle sınırlıyken zamanla değişik yollarla yeni oksitler üretilmiş ya da aynı oksite değişik ısılar uygulanarak renklendirme işlemi geliştirilmiştir. Örneğin bakır oksit değişik ısılar altında mavi, yeşil, kırmızı ya da mor renge dönüşebilmektedir.

Birde Çömlek Yemeği veya kısaca Çömlek yapalım. Afiyet olsun.

Malzemeler;

1 kg. parça et,

1 kg. patlıcan,

2 kg. domates,

1/2 kg. yeşilbiber,

1 Yemek kaşığı Tereyağı,

2 Soğan,

6–7 Diş sarımsak,

1 tatlı kaşığı tuz, 1 tutam Karabiber,

Hazırlanışı;

Patlıcanlar yıkanıp kuşbaşı doğranır. Domatesler yıkanıp, patlıcan büyüklüğünde doğranır. Soğanlar iri iri doğranır. Yeşilbiber yıkanıp iri iri doğranır. Sarımsaklar soyulup yıkanır. Et çömleğe alınır bir su bardağı su ve ölçülü yağ ile hafif pişirilir. Soğanlar ve yeşil biber çömleğe eklenip kavurmaya devam edilir (10-15 dakika). Domates patlıcan ve sarımsak çömleğe eklenip tuz konur. Fırında suyunu çekinceye kadar 3-4 saat pişirilir. Sıcak servis yapılır.

Hazırlanacak çömlek yemeğinde patlıcan kullanılmaz da yerine sadece domates kullanılarak da yapılır ise buna domates veya frenk çömleği denir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konar-göçerlerin kıl çadırlarından oluşan yayla yerleşmesi…

Zoma,

Doğu ve güneydoğu Anadolu’ da, özellikle Hakkari de yaşamın en güzel halkalarından birini Zoma(yayla) yaşantısı oluşturur. Yayla, zoma yerleşmesi denince hayvancılık akla gelir. Rençperlik, çiftçilik akla gelir, göçebe hayatı akla gelir. Yörenin iklim ve coğrafi yapısının zorlamasıyla hayvancılıkla uğrasan insanlar ilk baharın gelmesiyle hayvanlarına daha iyi bir otlak ve sulu alanlar bulabilmek ve neticede daha bol süt, peynir, yün vb. ürünler alabilmek maksadıyla yaylalara çıkmaktadırlar.

Yörede ilk baharın gelmesiyle  yayla (zoma)’ ya çıkılır. Sonbaharın soğuk günlerinin başlamasıyla tekrar yerleşim yerlerine dönülür. Bu zaman zarfında üç ayrı mekan da zoma kurulur. Mayıs ayının başından haziran ayının ortalarına kadar süren kısmına ilkbahar yaylası, haziran ortasından eylül ortalarına kadar süren yaylaya yaz yaylası, eylül ortalarından ekim sonuna kadar süren yaylaya da sonbahar yaylası denir. İlkbahar yaylası yerleşim yerine yakın mezralarda veya otlak meralarda kurulur. Yayla yaşamının bu bölümünün en belirgin özelliği otlu peynir üretimidir.Yaz yaylası köyden uzak dorukları karla kaplı dağ eteklerine veya yine yer yer karla kaplı yüksek platolara kurulur. Yaz yaylasında kara çadırlar kar birikintileri içine kurulur.Bu yerleşimde yaz ortasında ilkbahar serinliği yaşanır. Kuzu kırpma şenliği bu yaylada gerçekleştirilir. Tereyağı üretimi ile yün yapağı ve keçi kılı kırpılması yaz yaylasında yapılır. Yüksek kesimler soğumaya başlayınca zoma yaşantısı biter ve tekrar göç yolunu tutar. Köye yakın mezralardaki vadi yataklarına konarlar. Konan yeni yere sonbahar yaylası denir. Bu nevi köye dönüş hazırlığıdır. Sonbahar yaylasında “teremast” denilen kışlık yoğurt yapılır. Koç katımı şenliği de bu yaylada gerçekleştirilir.

Zoma, sürekli kalınan değil hayvanların bakımı ve beslenmesini sağlamak ve daha fazla ürün elde etmek gayesiyle insanlarımızın kurduğu geçici yerleşim yeridir.Yöre insanının elemeği göz nuruyla keçi kılından dokunmuş kara kıl çadırlar vardır. Çadırlar ağaçtan yapılmış dikmelere oturtulmakta ve kenarlarından da kazıklara bağlanmaktadır. Çadırın kenarlarına çit denilen veya ağaçtan yapılmış örgüler konulur. Çadırın içi yine çit ve sicimle ortadan ikiye bölünür. Bir bölümü misafirler ve normal zamanlarda oturma yeri olarak kollanılırken ikinci yerde mutfak ve duşluk yer olarak kullanılır. Mutfak bölümünün ön tarafı ağaç dalları ve taşlarla kapatılırken oturma bölümünün önü çit ve sicimle kapatılır. Kimi zamanlarda havadar olsun diye önü açık bırakılır. Zomalarda elektrik yoktur. Çadırlar gaz feneriyle aydınlatılır. Yakacak olarak da tezek kullanılır. Aile fertlerinden yaşlılar ile kışlık ot biçen yetişkin erkekler köyde kalır. Zoma yaşantısında kadının görevleri çok ağırdır. Koyun sağmak, peynir, tereyağı yapmak,yoğurt yapmak, mutat ev işlerini yapmak hep kadının görevleri arasındadır. Erkeklerde çadırların kurulup sökülmesi, koyun otlama, yünlerin kırpılması, kışlık otun biçilmesi ve köye taşınması, hayvan ürünlerinin nakil ve satılması zomanın emniyet ve güvenliğinin sağlanması görevleri arasındadır.

Yörede kullanılan tulumlar işlevlerine göre halk arasında değişik isimler alırlar. Keçi derisinden yapılan ve sağılan sütlerin zomaya taşınmasında kullanılanlarına “mesk”, koyun derisinden yapılan ve tereyağı, peynir gibi ürünlerinin saklanmasında kullanılanlarına “pist”, bakliyat ve kuru gıdanın saklanmasında kullanılanlarına da “hinban” adı verilir. Büyükbaş hayvanların derisinden yapılan ve içinde yoğurdun çırpılarak tereyağı elde edilmesin de kullanılanlara da “mesk”(yayık) adı verilir. Tulumların belirgin vasfı hayvansal ürünlerin içinde uzun süre bozulmadan saklanabilmesi ve özelliğinden hiç bir şey kaybetmemesidir. Bunun yanında tulumların hazırlanış sekli başlı başına bir sanattır.

Şubat ayında havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi…

Cemre (Arapça), Kor durumunda ateş anlamına gelir.

Arafattan gelen hacıların Mina vadisinde attıkları taşlarla oluşan yığınlara da Cemre denir.

Şubat ayında birer hafta arayla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi.

Eskiden 365 günlük bir yıl Kasım ve Hızır olarak ayırmışlardır. Kasım ayı, 180 gün ve hızır ayı, 185 gün olarak ikiye ayrılır. Kasım, Kasım ayının sekizinde başlayan eski Kasım ayının, 46’sına erbain, 86’sına da hamsin denir. Kışın en soğuk 90 günü bu ay içinde geçer. Cemre’ lerin ilkinin, eski Kasım ayının 105’inde (19-20 Şubat ) “havaya”, ikincisinin Kasım ayının 112’sinde (26-27 Şubat) “suya”, üçüncüsünün de Kasım ayının 119’unda (5-6 Mart) “toprağa” düştüğü varsayılır.

Cemrelerin düşmesi esnasında  hava ısınıyormuş gibi görünsede hava doğrudan güneş ışınları ile ısınmaz. Güneşten gelen ışınlar önce yeri ısıtırlar. Yerden yansıyan ışınlar havayı ısıtır. Meteorolojik olarak ısınma sıralaması toprak, hava ve su şeklinde olur. Cemre folklorik bir inanıştır.

“Acıbalık, gördek” gibi adlar da verilen bir balık..

İlik,

İlik balığı, Kepekleme (İznik, kepeğin buğusunda pişirildiğinden), Liparida (Musevilerce) .

Gördek,(Fr. Bouviere commune).

Acıbalık, (Rhodeus Seiceus Amarus).

Acı balık (Rhodeus sericeus), sazangiller (Cyprinidae) familyasından küçük bir balık türü.  Midyeler üreme sistemlerinin önemli bir bölümünü oluşturur. Dişi acı balık yumurtalarını midyenin içine bırakır. Yumurtalar midyenin içinde gelişir ve yüzebilir hale geldiklerinde dışarı çıkarlar. Midyenin larvaları midyeden çıkan balıklara yapışır ve düşüp başkalaşım (metamorfoz) geçirirler.

Çek Cumhuriyeti Bilimler Akademisi’nin yeni bir araştırması acı balıklar ve midyelerin sanıldığı gibi simbiyotik değil; aksine parazitik yaşadıklarını ortaya koymuştur. Bu araştırma acı balıkların aslında midyelerin paraziti olduklarını; çünkü üremeleri sırasında midyeye enfeksiyon taşıma riski bulunduğunu göstermiştir.  Acı balıklar genellikle yüksek bitki yoğunluklu yerlerde yaşarlar. Dayanıklı balıklardandırlar; fazla oksijen bulundurmayan sularda yaşayabilirler. En fazla 7 – 10 cm uzunluğunda olurlar.

Acı balık (Rhodeus Amarus), 8 santimlik uzunluğuyle sazangillerin cücesidir. Orta ve Doğu Avrupa’yla memleketimiz tatlı sularında yaşar. Bu türün ilginçliği düğün kıyafeti ile olağanüstü üreme metodundadır. Erkekler yumurta dökümü mevsiminde pembe ve mor tonlara bürünürler, dişilerde ise, yumurtalarım tatlı su midyelerinin solungaçları araşma dökmelerini mümkün kılan bir yumurta borusu uzar. Erkek de spermaların aynı yere döker, böylece döllenme midyenin içinde olagelir. Yumurtalar bu kuluçka makinesinin içinde çatladıktan sonra yavrular birkaç gün daha bu emin köşede barınırlar. Asya’da da acı balık’a benzer balıkların birkaç türü Japonya’ dadır.  Ege bölgesindeki akarsularda yaşıyor.

Bitkilerle ve küçük böcek larvalarıyla beslenirler. Bu balıkların en ilginç özeliği ise üreme olayıdır. Üremesi için mutlaka tatlısu midyesi olması gerekmetedir. Dişi balık uzun bir tüpçük çıkartır ve bu tüpçuk sayesinde midyenin içine yumurtalarını bırakır ve midye içerisinde yavrular oluşarak çıkarlar. Ayrıca erkek balığının renkleri çok güzel çiftleşme zamanı kıpkırmızı bir renge bürünürler hareketleri ve kur yapışları ayrı bi güzelik katar kendilerine fazla büyümeyen bu balıklar. Bir çok kişi tarafından bilinsede bir türlü akvaryumlarda beslenmemektedir. Bitkili akvaryumlarda çok rahatlıkla bakılabilirler.

Hindu mitolojisinde, yarı insan yarı yılan biçimindeki tanrısal varlık…

Naga,

Yılan bir sürü yerde karşımıza farklı isimlerle çıkar:

Adder, Amarus,

Djedhi,

Ejderha, Ejder,

Levites,

Naga, Nagual, Nacaal, Nahaş,

Quetzlcoatl (Kukulkan),

Serpent, Snake,

Şahmeran,

Typoon,

Mısır firavunları Kobrayı başlarında taşırdı. Tevrat’taki Nahaş kelimesi hem yılan, hem sırları bilen anlamına gelirdi. Sümer’de Tanrı Enki’nin sembolü yılandır. Tufanda Utnapiştim’i uyandırıp uyaran yılandır. Zeus ve Maia’nın oğlu ve habercisi Hermes, yılan dolalı bir asa ile düşmanını yenmiştir. Güney Amerika’daki kadim Meksika, Aztek, Toltek, Maya uygarlıklarının gökten gelen tanrıları yılandır.

Eski Türk inanışlarında Ejderha; kutsal, göksel ve iyi bir varlıktır.

Hindistan’da insiye bilgelere ve kâhinlere, ‘akıllı yılanlar’ anlamına gelen ‘Nagalar’ denirdi. Alnın tam ortasına sembolün konması, yılan gibi akıllı olmak için iç psişik melekelerin kullanılmasını ifade ederdi. Mister Okulu’nun sadece en yüksek inisiyelerine yılan başlığı takma izni veriliyordu. Başını kaldırmış yılan, aşağıdan yükselen kundalini, Yılan Ateşi’ni sembolize ederdi. Kundalinin yükselmesi ve üçüncü göz’ün açılmasıyla kişi büyük bilgeliğe ve spiritüel yaratıcı güce ulaşır; her şeyin sonsuzluğu bilinir olurdu.

Hint yazmalarında ve efsanelerinde Naga ırkı, yeraltında yaşayan ve yüzeyde insanlarla irtibata geçen bir yılansı ırktır. Bu yılanların kimilerinin insana dönüştüğü yazar. Hint yazmalarında bunlardan başka Sarpa denen bir başka yılansı ırktan daha söz edilir. Ayrıca Hint okyanusu civarında ve sonradan denizin dibine batmış bir ülkede var olduğu söylenen bir yılan  krallığının bahsi geçer.

Lozan Antlaşması’nın yapıldığı saray….

Rumine Sarayı,

Rumine Sarayı 1906 yılında, üniversite binası olarak inşa edildi. Adını bir Rus prensi olan Gabriel Rumine’ den alıyor. Binayı yaptıran Rumine’ nin annesi Lozan’ lı idi. Lozan Barış Antlaşması, sarayın duvarları ve tavanını resimlerin süslediği büyük salonunda imzalandı. Bu antlaşma ile Türkiye, on bir yıl süren savaşların ardından, bugüne dek bozulmayan bir barış sürecine girdi. Rumine Sarayı’ nın tarihi salonu günümüzde Lozan Kent Meclisi’ni ağırlıyor. Rumine Sarayı bugün üniversite kütüphanesine, güzel sanatlar, doğa ve tarih bilimleri müzelerine ev sahipliği yapıyor.

İsviçre’nin 26 kantonundan biri olan Vaud kantonunun başkenti Lozan’da, göl kıyısındaki muhteşem şatoda (Chateau d’Ouchy) (Uşi Şatosu) İsmet İnönü ve arkadaşları günlerce diğer ülkelerin temsilcileri ile tartışmıştı. Türkiye’nin kaderini belirleyen tarihi Lozan Antlaşması için ikili görüşmeler Ouchy (UŞİ) şatosunda yapılmıştı. Antlaşması’nın en önemli kararları burada alınırken, antlaşma Rumine Sarayında devam etmiş sonra Lozan Üniversitesi Tören Salonu’nda (şimdi güzel sanatlar ve doğa bilimleri müzesi)nde imzalanmıştı.

Lozan Barış Antlaşması,

Kurtuluş Savaşı’nın sonunda Mudanya Mütarekesi imzalanmış, bundan az sonra, 22 Ekim 1922’de Türkiye barış görüşmelerine çağrılmıştı. Mudanya Mütarekesi’nde de Türk heyetine başkanlık etmiş olan ismet Paşa (İnönü), Dış İşleri Bakanlığına getirilerek Lozan’a gidecek Türk heyetine başkan atandı. Lozan Konferansı’nda İngiltere’yi Lord Curzon, İtalya’yı Mussolini, Yunanistan’ı Venizelos, Fransa’yı Poincare temsil ediyordu.

Sevr Antlaşması’na göre Türkiye’nin doğusu Ermenilerle Kürtlere, güneydoğu illeri Fransızlarla İngilizlere, Antalya dolayları İtalyanlara, Batı Anadolu ve Trakya Yunanlılara veriliyor, Boğazlar barışta ve savaşta serbest olmak üzere Müttefikler’in yönetimine bırakılıyor, kapitülasyonlar bütün devletlere tanınıyor, Anadolu’nun yalnız orta ve orta-kuzey kesimi Türklere kalıyordu. Ankara Hükümeti bu antlaşmayı hiç bir zaman tanımadı ve bağımsızlık için sonuna kadar savaşılacağını bütün dünyaya ilân etti.

Savaşı kazanıp barış masasına oturduğu zaman başta kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları olmak üzere Sevr Antlaşması’ nda yer alan birçok hüküm yeniden Türkiye’nin önüne sürüldü. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki sınırlar üstünde bir iddiası yoktu, ama Misak-ı Milli’den de fedakarlık edemezdi. Yabancılara verilen eski ayrıcalıkların hepsi kalkmalıydı. Batılılar bu şartları kabul etmek istemediler ve 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi.

23 Nisan 1923’te görüşmeler yeniden başladı. Sonunda Türkiye’nin istekleri kabul edilerek 24 Temmuz 1923’te antlaşma imzalandı. Başlıca hükümleri şöyle özetlenebilir: Türkiye’nin sınırları, Irak kesimi (Musul) dışında Misak-ı Milli’de çizildiği gibi olacak, Yunanistan savaş tazminatı olarak Edirne yakınındaki Karaağaç’ı Türkiye’ye bırakacaktı, fiğe Denizi’nde Bozcaada ile Gökçeada Türkiye’ye verilecek, Midilli, Sakız, Sisam gibi Anadolu’ya yakın adalar, askersizleştirilmek şartıyla Yunanistan’a bırakılacaktı.

Türkiye’deki Rumlarla, Yunanistan’daki Türkler yer değiştirecek, Batı Türkleriyle İstanbul Rumları bu değişimin dışında tutulacaktı. Kapitülasyonlar her yönüyle son bulacaktı. Musul ve Osmanlı borçları konusu barış antlaşmasından sonra taraflar arasında çözülecekti.

Çanakkale ve İstanbul boğazları silahsız bölge olacak, ancak savaş halinde silahlandırılacaktı (Türkiye aleyhine olan bu madde 1936 Montrö Antlaşması’yla ortadan kalkarak, Boğazlar kayıtsız ve şartsız Türk egemenliğine geçmiştir). Türkiye’deki yabancılar ve yabancı kurumlar Türk yasalarına göre yönetilecekti.

Böylece Lozan Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin kabullendiği Sevr Antlaşması’nın Türkiye’yi bölüp parçalayan, egemenliğinden eden ağır hükümlerini ortadan kaldırarak Kurtuluş Savaşı ile kurulan yeni Türk Devleti’nin egemenlik ve bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirdi.

İçine peynir ya da kıyma konarak hazırlanan bir tür çörek…

Poğaça, (İt. focaccia),

İçine peynir, kıyma vb. konarak hazırlanan bir tür tuzlu çörek.

Malzeme :

3 bardak un

Bir büyük paket margarin

2 bardak yoğurt

2 adet yumurta

Yarım limon suyu

1 çay kaşığı karbonat

250 gr. beyaz peynir

1 demet maydanoz, 1 demet dereotu

Yapılışı :

Karbonatı ve unu karıştırarak, ortasını havuz gibi açın. Yoğurdu, margarini, tuzu, limon suyunu ve yumurtaları ilave ederek yoğurunuz. Yumurta büyüklüğünde parçalara ayı­rınız. Peyniri çatalla ezip kıyılmış maydanoz ve dereotunu karıştırınız. Hamur parçalarını avucunuzda yuvarlayıp yassıltarak, içine birer tutam peynirli harçtan koyup ikiye kat­layınız. Dizi yağlanmış bir tepsiye dizin, poğaçaların üstle­rine yumurta sürüp orta fırında 40 dakika pişiriniz.

Güzel kokulu bir kavun cinsi…

Şamama, (İng. Muskmelon).

Misk Kavunu,

Yaylagıç,

Genel görünüşü kavuna benzeyen bir yıllık otsu ve sürünücü bir bitkidir. Meyva küçük bir portakal büyüklüğünde, basık şekilli, üzeri sarımsı turuncu renkli, soluk kırmızı lekeli ve boyuna çizgili, etli kısım sarımsı beyaz veya gül renkli, hafif tatlı lezzetli, kuvvetli kavun kokulu. Yendikten sonra ağızda acımsı bir tad bırakır. Memleketimizde bilhassa Batı Anadoluda yetiştirilmektedir. Ekşimsi ve nahoş tadından dolayı yenmeyen, çok kokulu, yumurta büyüklüğünde kavun.  Kuvvetli kokusu nedeniyle bilhassa müslüman ülkelerde (İran, Mısır, Kuzey Afrika) meyvası çok sevilir.

Kavun;

Kabakgiller familyasından; vatanı Küçük Asya, İran ve Anadolu olan, sürüngen gövdeli, iri meyveli bir yıllık bir bitkidir. Yaprakları oldukça büyüktür ve yürek biçimindedir. Çiçekleri, yapraklarının koltuğundan çıkar. Meyvesi sulu ve güzel kokuludur.

Türkiye’de yetişen başlıca türleri şunlardır:

Arava, Altınbaş,

Galia,

Hasanbey,

Kızılırmak, Kırkağaç,

Polidor,

Şamama (Misk Kavunu),

Topatan,

Van kavunu,

Kavunun Faydaları;

Vücudu serinletir. İdrar söktürücüdür. Kabızlığı giderir. Romatizma ve basur şikâyetlerini azaltır. Böbrekleri temizler. Böbrek taşlarını ve kumlarını dökmeye yardımcı olur. Yatıştırıcı etkisi ile rahatlık verir ve uykusuzluğa iyi gelir. Cildin taze görünmesini sağlar.Akciğer veremi ve kansızlıkta da faydalıdır.

Kavun taze olarak yenir. Ayrıca kabukları ve çekirdekleri kullanılır. Çekirdekleri dövülüp suda kaynatıldıktan sonra elde edilen su içilirse göğüs ağrısı ve öksürüğe iyi gelir. Yanıklara kavun konursa ağrıyı hafifletir ve iyileşmesini hızlandırır. Cilt bakımı için de faydalı bir besin olan kavun, ezilip soğuk süte katıldıktan sonra yüze sürülürse cildi nemlendirir. Özellikle kuru ciltlere çok faydalıdır. Kavun tam olarak olgunlaşmadan yenmemelidir. Ayrıca, Ülseri ve sindirim sistemi iltihabı olanlara tavsiye edilmez.

Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek …

Pastırma, (İng. pastrami),

Sığır etinin kuru kürleme yoluyla işlenmesi ve çemenlenmesiyle elde edilen bir et ürünü.

Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek

Eski Çağlarda Avrupa’ya akın eden Hun Türkleri’nin, pastırma yiyecek maddesi olarak kullandıklarını Romalılardan öğreniyoruz. Antalya’ lı Amianus’ un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserinde, Hun Türklerinin bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiğini bildirmektedir. Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri az pişmiş eti yerler. Halbuki Macar müzelerinde bulunan Hunlara ait cepli at eyerlerinden öğreniyoruz ki kurumuş etler bu çantalara sokmakta, atın baldırına ve vücuduna değmemektedir.  Orta Asya’ dan batıya akın eden Türk Hun süvarilerinin eyerlerinin çantalarını dolduran kuru et konservesi, Anadolu’ ya gelerek yerleş Oğuz Türkleri’ nde pastırmacılığın bulunması ve asırları doldurarak zamanımıza kadar yaşayıp gelmesi, bugün Orta Asya bozkırlarında yaşayan göçebe Türklerin son baharda kışa hazırlık olarak tuzlu, kuru dumanlı et konserveleri yapmaları, bu sanatın Orta Asya’ dan geldiği göstermektedir.

Kayseri’ de pastırmacılık bu şekilde Orta Asya’ dan gelen Türkler,’ in etkisiyle başlamış ve zamanla gelişmiştir. Sonradan bir kısım Ermeniler de bu sanatı yapmışlardır. Onyedinci yüzyılda 1611-1682 yılları arsında yaşamış olan ünlü Seyyah Evliya Çelebi, Seyahatname isimli eserinde Kayseri’den şu şekilde bahsetmektedir. Evliya Çelebi’ nin kitabında bahsettiği bu sözlerden anladığımıza göre, Kayseri’ de onyedinci yüzyılda bile pastırma imal edilmekte ve şöhreti bilinmekte idi. O zamanlar yapılan pastırmaların güzel kokulu olmaları için çemenlerine kimyon katıldığını da ayrıca öğrenmiş oluyoruz.

Yüz sene öncesine kadar yapılan pastırmaların, çemenlerinin bibersiz olduğu söylenmektedir. Çemendeki buy otu ve sarımsağın ise ne zaman kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz.

Kayseri Melikgazi Belediyesinin eski mahallelerindeki evlerde dağınık ve kontrolden uzak olarak faaliyet gösteren pastırma ve sucuk imalâthaneleri, 1945 yılında belediyenin zorlaması ve uygun yer göstermesi üzerine, şimdi faaliyet gösterilen Kayseri’ nin Karpuzatan mevkiindeki yerlerine taşındılar.

Pastırma çeşitleri;

Sırt, Kuşgömü, Tütünlük, Antrkot, Şekerpare, Dilme, Eğrice, Mehle,  Kenar, Döş, Omuz, Kürek,  cinsi pastırma çeşitleri vardır.

Yapılışı:

  • Etleri düzgün biçimde parçalara ayırıp dövün sonra üzerine 1 kat tuz, 1 kat et olmak üzere bir teneke içine dizin.
  • Hepsini dizdikten sonra en üste bir ağırlık koyarak etlerin iyice yassı olmasını sağlayın. Böylece etleri 15-20 gün serin bir yerde bırakın.
  • En son etlerin fazla tuzunun gitmesi için bol suda 1 gün bekletin.
  • Etleri sudan çıkarıp uçlarından ip geçirip serin güneşsiz rüzgarlı bir yere asıp sularını süzdürün.
  • Sarımsakla tuzu incecik dövün, içine çemeni, kırmızı biberi koyup karıştırın ve biraz su ile koyuca bulamaç hazırlayın.
  • Suları iyice süzülmüş etlerin her tarafına bu bulamacı muntazam olarak sürün ve kuruması için tekrar serin bir yere asın.
  • Çemen kuruduktan sonra etleri ipten alıp, serin bir yerde kullanılacağı zamana kadar saklayın.

Roma mitolojisinde barışın kişileştirilmişi…

Pax,

Latince “pax” barış demek, Roma mitolojisinde Barış Tanrıçası, Yunan’daki Eirene eşdeğeri.

Roma mitolojisinde, Augustus’un saltanatı sırasında tanrıça olarak tanınmıştır. Campus Martius’da Ara Pacis adında bir tapınak ve yine Forum Pacis’de onun adına adanmış bir tapınağı vardır. Sanat yapılarında genellikle zeytincornucopia (bereket boynuzu) ve bir asa ile betimlenmiştir. 3 Ocak’da adına düzenlenen bir festival vardı. Tanrı Jüpiter ve Justitia’nın kızlarıdır. Pax sık sık baharla ilişkilendirilmiştir.

Roma İmparatorluğunun Trajan’ ın fetihleriyle ulaştığı en geniş topraklar, Pax Romana (MÖ 27-MS 180), Latince “Roma Barışı” anlamına gelir. Roma İmparatorluğu’ nun uzun soluklu barış dönemi için kullanılır. Terim, Roma yönetimi ve Roma Hukuk Sistemi altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen sert bir şekilde, barıştırılmasından çıkmıştır.

Roma yönetimi ve Roma Hukuk Sistemi altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen de çok sert bir şekilde barıştırılmasından neşet etmiştir. “Pax Romana’yı” da, tabiatıyla Augustus Caesar tesis eder.

Yer fıstığı…

Araşit,
Kikirik,

Yer fıstığı,
(Arachis hypogaea),
Yerfıstığı, Baklagillerden aynı adı taşıyan biryıllık otsu bitkinin meyvesidir. Bitki 20-70 cm. kadar boylanabilen ve birçok türü olan yerfıstığının anayurdu Güney Amerika’dır.
Bitkinin karşılıklı ve ikili olarak dizilmiş yeşil renkli küçük yaprakları, sarı renkli ufak çiçekleri vardır.
Bu çiçekler döllendikten sonra yere doğru eğilerek oluşan meyvelerini toprağa gömer.
Yerfıstığı bitkisi tohumlarıyla çoğaltılır.

Bitkinin kavrulmamış kalın ve sert kabuklarından çıkarılmış tohumları, ilkbahar mevsminde doğrudan doğruya derin kazılmış, düzeltilip iyi hazırlanmış yerine, sıralar üzerinde 30-40 cm. aralıklarla, 5 cm. derine ekilir. Yerfıstığı, sıcak ve ılık iklimli bölgelerin bitkisidir. Soğuk yerlerde yetişirse de fıstık tanesi (tohumu) küçük ve az yağlı olur.

Ortalama 235 kg/da ürün alınmaktadır. Yer fıstığının 32 türü tespit edilmiştir; bunların bir kısmı tek yıllık, bir kısmı ise çok yıllıktır.

Kuruyemiş olarak tüketilmesinin yanı sıra özellikle Batı ülkelerinde, yemeklik olarak ve sabun yapımında kullanılan yağı çıkarılır. Preslerde yağı alınan tohumun küspesi azot bakımından çok zengin olduğu için hayvanlara yem olarak yedirilir. Ayrıca ürün alındıktan sonra toprakta kalan bitkinin sap ve yaprakları da iyi bir hayvan yemi olur. Batı ülkelerinde yerfıstığı, tatlıcılıkta ve çikolatacılıkta da kullanılmaktadır.

Yağ ve protein yönünden zengin bir besin olan yerfıstığının 30 gramının tuzla kavruluşundan sonra içerdiği besin değerleri şunlardır:

Kalori: 167
Protein: 7.4 gr.
Karbonhidrat; 5,4 gr.
Kolesterol; yok
Yağ; 14.2 gr.
Lif; 0,7 gr.
Fosfor; 114.6 mgr.
Kalsiyum; 21,5 mgr.
Sodyum: 119 mgr.
Potasyum; 193 mgr.
Magnezyum; 50 mgr.
B1-B2-B3 vitaminleri vardır.

Faydaları;
Çinko içerdiğinden gribe karşı koruyucu etkisi vardır, bağışıklık sistemini güçlendirir, büyüme ve gelişmeyi olumlu etkiler. İçerdiği minerallerden magnezyum (276 mg/100 gr) kemik ve sinir dokusunu besler, kasların çalışmasını düzenler, kalp atışlarını düzenler. Kansızlığın önemli rahatsızlıklara yol açtığı hamile ve çocuklarda D vitamini içeriği ile eksikliği giderir, kemikleri ve bağışıklık sistemini güçlendirir. Özellikle gebelikte takviyesi gereken demir (6,43 mg/100 gr) mineralini içerir. İçerdiği selenyum ile vücudu çeşitli hastalıklardan korur,şeker hastalığının gelişimini engeller,kansere karşı direnci arttırır. İçerisinde bulunan potasyum tansiyon düşürücü özelliğe sahiptir. Kalp yetmezliği, böbrek hastalıkları, hepatit ve siroz tedavisinde olumlu etkiler gösterir.

Yerfıstığı, kandaki yüksek kolesterol düzeyini düşürür.

Yabani eşek sürüsü…

Ane,
Dişi ve yabani eşek, Yabani eşek sürüsü.


Dişi ve yabani eşek.
Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
Kasık kılı.
Üç ayaklı sehpa.
Apış arası, kasık.
Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifadesi için kullanılan nisbet edatıdır.
Odun koyup yakmaya yarayan ızgara.

Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı, merkep, karakaçan, uzun kulak .

Eşek Ana vatanı Afrika ve Asya olup Eski Mısırda M.Ö 4000’herde evcilleştirilip doğduğu düşünülüyor. Avrupa’daki eşeklerin M.Ö.2000’de Anadolu’dan gittiği rivayetlerde vardır. 18.YY’da önemli bir yere sahiptir. Semerkant adına kaynak teşkil etmiştir. Ülkemizde Merzifon eşeğinin semerinin özellikle Çorum İskilip’de yapıldığı bildirilmektedir. Merzifon eşekleri nispeten yüksek rakımda bulunduklarından sert sesli anırması ile meşhurdur.

En yaygın renk gri olup ardından kahverengi, siyah, kırçıl ve kahverengi beyaz yada siyah beyaz benekli renkler görülür. Renk ve genel yapı açısından en dikkat çeken ırk Fransa orijinli Poltou’dur. Bu ırk kalın tüylü derili, geleneksel olarak donuk mat ve Kahverengi doru renktedir.  Afrika kökenli ırklar Kızıl denizin güneyi, Akdeniz sahilleri Sahra çölü arasında yayılmış olup iki ayırıcı türü bulunur. Nubya yabani eşeği ve Somali yabani eşeği .Asya kökenli ırklar ise Kızıldeniz, Kuzey Hindistan ve Tibet’e varan geniş yerlere yayılmıştır. Asya’da çok değişik yükselti ve iklim kuşağındaki yayılışına bakarak Asya yabani eşeklerininde birden çok grup oluşturmuş olabileceği değerlendirilmektedir. Ancak günümüzde yok olma tehlikesi altındadır.

Eşeklerin tarihi ipek yolunda Akdeniz Pasifik arasında yük getirip götürdüğü bilinmektedir. Bu mesafe birkaç yıllık yolculuğu gerektiren 6400 kmdir. Bu olgu bu ırkın dayanıklı çekiç gücünü gösterir. Netice itibariyle küçük Asya’da ve Ege’de nihayetlenen bu yolculuk’ta birçok eşek ırkının melezlenmesi söz konusu olmuştur. Eşek Akdeniz ülkelerinde dar patikalarda yürüme yeteneği ile bağ, bahçe, çeki gücünde çok özgün tercih edilen mevkiye gelmiştir.

Eşek’ in (Equus asinus) ataları Afrika yabani eşeğidir. Bunlar Kuzey Afrika yaban eşeği (Equus asinus atlanticus) Nubian yabani eşeği (Equus asınus africanus) ve Somali Yaban Eşeği (Equus asinus somelicus) gibi üç gruba ayrılır. Equus asinus atlantıcus Romalılar devrinde yok olmuştur. Halen mevcut evcil eşeğin (Equus asinus asinus) muhtemelen Nubya yabani eşeğinden türediği varsayılır. Somali eşeği açık kırmızı renkli, omuzda çapraz çizgisi olmayıp ayaklarda şerit çizgiler bulunur ve 130-140 cm yüksekliktedir. Asya Yabani Eşeği diye bilinen (Equus hemionus) Onager olarak adlandırılan grubun Uralların batısındaki steplerde Kazakistan, Türkmenistan (Equus Hemionus Kulan,) Moğolistan, Kuzey Çin (Equus Hemionus) ve Suriye (Equus Hemionus Hemippus), İran (Equus hemionus onager), Irak, Pakistan, Batı Hindistan (Equus Heminous Khur) yayılan değişik izole alanlarda bulunan alt türleri bulunur.

Eşekler oldukça zeki hayvanlardır. Eşekler bir işin kendi yararına olmadığını düşünürse, eşeklere o işi yaptırmak oldukça zordur. (Eşeklerin inatçı olmalarının aslı budur.) Eşekler ortalama 30-35 yıl yaşar ve 2-2,5 yaşında üreme çağına girerler. Dişi eşek yaklaşık bir yıl süren gebelik döneminden sonra genellikle bir, bazen iki yavru (sıpa) doğurur. Erkek eşek (eşek aygırı) atın dişisiyle (kısrakla) çiftleşirse katır denen kısır melezler elde edilir. Dişi eşek ile erkek atın (aygırın) melezi olan katırlara da genellikle ester denir.

Güney Slavlarında, özellikle orta ve yeni çağlarda gelişen ataerkil ve ortakçı kuruluş…

Zadruga,

Güney slavları Boşnaklar, Bulgarlar,Makedonlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve Karadağlılar

oluşturmaktadır. 35 milyon nüfusa sahiptirler. Yugoslav kelimesi Güney Slavların ülkesi anlamındadır. Güney slavlarından balkan slavlarında ataerkil ve ortakçı aile yapısını, Zadruga denen tipte görürüz. Siyasi cemiyet ile ev cemiyeti arasında ilk başkalaşma hadisesi buradadır.

Çünkü toprağa yerleşen klan ile aile birbirlerinden ayrılmağa başlar. Ayni siyasî cemiyet içinde bir kaç aile kurulur. Kandaşlık, hısımlığın temeli olur. Muhtelif aile tabakaları ayni toprak mülkü etrafında beraberlik teşkil ederler. Zadruganın klan ile bir olan tarafı sudun Muhtelif aile tabakaları ne ayrı bir mülk sahibidirler, ne de hukukî bir şahsiyete maliktirler. Ayrı olan tarafına gelince bir Zadruga siyasî cemiyetten ayrılmıştır. Muhtelif aile tabakalarından vücuda gelen büyük ailenin erkek bir reisi vardır. Bu reis büyük ailenin şefi olmakla beraber vazifesi ailenin varlığına sadece nezaret etmektir. Zadruganın şefi ölünce, onun yerine Zadruganın erkek azalarından biri geçebilir. Ailenin yapısı olduğu gibi kalır.

Ailede hısımlığın temeli kandaşlık ise de sayısı Zadrugada olduğu gibi fazla değildir. Bir aile, aile tabakalarının yekunundan vücuda gelmez.  Zadrugada bir toprak etrafında birleşen muhtelif aile tabakalarının müşterek iktisadî faaliyetlerinden yeni ailede eser yoktur.

Slavlar;

Bugünkü Rusya topraklarında Taş Devri’nden bu yana bir dizi uygarlık yaşamıştır. Tarihi kaynaklar, M.Ö. VII. yy ile M.S. IX. yy arasında Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Antlar ve başka halkların buralarda yerleşik olduklarını ortaya koyuyor. Rusların kökleri Slav ailesine dayanır. Bu aile, Doğu Slavları (Ruslar, Ukraynalılar, Belaruslar), Batı Slavları (Polonyalılar, Çekler, Slovaklar vs.) ve Güney Slavları (Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonyalılar vs.) olarak kendi arasında üçe ayrılır.

Slav (Slovene) adına ilk kez M.S. VI. yy’da Nazianslı Pseudo-Césarios’un kitabında rastlanıyor. Ancak anlamı bilinmiyor. İlk Slav vatanının, Vistül Nehri ile Pripet Havzası ve Orta Dnepr arasında olduğu sanılıyor. Hunlar ve Gotlar döneminde var olan Slav kavimleri VI. yy’da Avarların istilasına hedef oldular. Ardından Hazarların egemenliği gündeme geldi.

Doğu Slavları Dnepr, Volga, Don nehirleri civarındaki ormanlık alanda yaşıyorlardı. Zamanla Fin kavimlerinin topraklarına doğru ilerlemeye başladılar. Doğu Slavları ile İsveçlilerin ataları sayılan Normanlar arasında uzun çatışma dönemleri yaşandı.

Rus adının kökeni genellikle Norman Okulu ile bağlı sayılır. “Rus” veya “Rusi” kelimesinin, muhtemelen Fincedeki “Ruotsi”den geldiği kabul edilir. Bu, Naeller Gölü (Stockholm civarında) yakınlarındaki İsveçlililere takılan addı. Bunun “kayıkçılar, kürekçiler” anlamına geldiği söylenegelir. Kelime Slavcaya önce “Rusi” sonra da “Rus” olarak geçmiştir.

Avrupa’nın Doğu’ya açılan topraklarındaki nehirler arasında dağınık yerleşim birimleri oluşturan Slavlar, VIII. yy’da Varyag halkıyla (Vikinglerle) yoğun temaslar içine girdiler. Rus devletlerinin temelinde sayılan ilk devlet organizasyonu, M.S. 862’de İlmen ve Ladoga gölleri civarındaki Novgorod’da (Yenişehir) İskandinav kökenli Vikinglerin lideri Rurik tarafından gerçekleştirilmiştir. Prens Rurik’in varisi olan Oleg ise 882’de Kiev’in kontrolünü ele geçirerek Kiev Rusyası’nın temellerini atmıştır.

Siyasal hakların yalnız varlıklı sınıfa tanındığı yönetim sistemi…

Timokrasi,

Platon, MÖ 427 –347 yılları arasında yaşamıştır. Cumhuriyet (Devlet) adlı kitabı ile çok ünlüdür. Asker devlet (Timokrasi), servet sahipleri iktidarına oligarşi, iktidarın halka ait olduğu devlete ise demokrasi demiştir. Tek kişinin hakim olduğu devlete ise Tiranlık demiştir. Eflatun Kanunlar adlı kitabında ise hürriyet ve otorite arasında denge kurulmasını ileri sürmüştür.

Platon şu sırayla betimlemektedir. İlk olarak, yetkin devletten sonra timarkhia’ ya da timokrasi, şan ve ün arayan asillerin yönetimi gelir; ikinci olarak oligarşi, zengin ailelerin yönetimi vardır; sırada bir sonraki, demokrasi doğar, yani, yasasızlık demek olan özgürlüğün yönetimi; son olarak da, tiranlık, şehrin dördüncü ve son hastalığı gelir. En iyi ya da ideal devletle timokrasi arasındaki başlıca fark, berikinin içinde bir istikrarsızlık unsuru taşımasıdır; bir zamanlar birlik olan patriyarkal yönetici sınıf, şimdi birliğini yitirmiştir ve onu bir sonraki basamağa indirecek, soysuzlaştırıp oligarşileştirecek olan bu birliksizliktir.

Plato ideal devlet ile ilgili tanımlamalarının gerçek dünya devletlerinde bulunmadığını belirtir ve yaygın olan adaletsizliği anlatır. Plato’ya göre gerçek dünyada beş çeşit devlet sistemi mevcut olmuştur. Bu sistemler, yapılarındaki düzensizlik ve istikrarsızlık nedeniyle birbirlerini yaratmaktadır. Ortaya çıkış sırasına göre bu rejimler aristokrasi, timokrasi, oligarşi, demokrasi ve despotizmdir.

Plato’nun “Timokrasi” adını verdiği ve yönetimin savaşçılarda olduğu ve diğer bütün yurttaşların toprak kölesi (serf) durumunda bulunduğu bir rejim almıştır. Plato’ya göre timokrasi çok geçmeden yerini “zenginlerin yönetimi” anlamına gelen “Oligarşi” ve “Plutarchy”ye bırakacaktır. Çünkü savaşçılar yani askerler, yönetimi ellerine aldıklarında zengin olmanın hem mümkün ve hem de keyifli olduğunu fark edecekler ve kendilerini, servet edinmelerini sağlayan faaliyetlere yönlendireceklerdir.

Baltık dininde kutsal ve dokunulmaz olan açık hava ibadet yeri…

Alka,

Baltık dininde kutsal ve dokunulmaz olan açık hava ibadet yerlerine Alka denmektedir.

Üç Baltık halkının Litvanlar, Letonlar ve Eski Prusyalılar, Hıristiyanlığı kabul ettirmek ve fetih amacıyla sefere çıkan Töton Şövalyeleri ile girdikleri uzun savaş sonunda Cermenler  asimile edilip yok edilmişlerdir. Cermenler, Letonlara ve Litvanlara da boyun eğdirdi ve bu halklar XIV. yüzyılda en azından kağıt üstünde Hıristiyanlığı kabul etti, bununla birlikte kendi dinsel geleneklerini sürdürmeyi başardılar.

Töton Şövalyeleri, Kudüs Azize Meryem Hastanesi ve Töton Şövalyeleri Tarikatı, Töton Şövalyeleri, bir Cermen-Roman dini tarikatıdır.

Leton dinsel folklorunda tanrı ailesinin babası olan Dievs, gökteki bir dağın tepesinde bulunan çiftliğinde yaşar. Dünyanın düzenini Dievs kurmuştur ve insanların yazgısını belirleyip, onların manevi yaşamını gözeten odur. Bununla birlikte Dievs üstün bir tanrı olmadığı gibi, en önemli tanrı da değildir.

Töton Şövalyeleri’ nin 1249′ da Eski Prusyalılara kabul ettirdiği anlaşma ile mağlupların ölülerini atları veya hizmetkarları, silahları, giysileri veya diğer değerli eşyalarıyla birlikte gömmekten veya yakmaktan vazgeçmesini şart koşuyordu.

Baltık dininin ayırt edici özellikleri şunlardır;

1) Birçok tanrısal aile kavramı;

2) Güneş ve fırtına tanrılarının egemen rolü;

3) Doğum ve yazgı tanrıçalarıyla (Laima) yer tanrılarının ve onların hipostazlarının önemi;

4) Tanrıya bağı “iyi büyücüler”le

Şeytan’ın hizmetkarları olan cadılar arasında trans halinde gerçekleştirilen ritüel savaş anlayışı. Hıristiyan bağdaştırmacılığına karşın, bu dinsel biçimler arkaiktir.

Slavlar ve Baltık halkları, Avrupa’ya en son girmiş Ari dilini konuşan halklardır.

Doğal ve tarihsel özelliklerinden dolayı koruma altına alınan alan…

SİT,

Tarih öncesinde günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, yaşadıkları  devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent  kalıntıları önemli tarihi olayların meydana geldiği yerler ve tesbiti yapılmış tabiat  özellikleri ile korunması gereken alanlardır.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na göre diğer tanımlar şunlardır.

Kültür Varlıkları: Tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.

Tabiat Varlıkları: Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.

Kentsel Sit: Kentsel ve yöresel nitelikleri, mimari ve sanat tarihi açısından gösterdikleri fiziksel özellikleri ve bu özellikleri ile oluşan çevrenin dönemin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapılanmasını, yaşam biçimini yansıtarak bir arada bulunduran ve bu açılardan doku bütünlüğü gösteren alanlardır.

Tarihi Sit: Milli Tarihimiz ve askeri harp tarihi açısından önemli tarihi olayların cereyan ettiği ve doğal yapısıyla birlikte korunması gerekli alanlardır.

Arkeolojik Sit: İnsanlığın var oluşundan günümüze kadar ulaşan eski uygarlıkların yer altında, yer üstünde ve su altındaki ürünlerini, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini yansıtan her türlü kültür varlıklarının yer aldığı yerleşmeler ve alanlardır.

  • 1. Derece Arkeolojik Sit: Korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır. Bu alanlarda, kesinlikle hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesine, imar planlarında aynen korunacak sit alanı olarak belirlenmesine, bilimsel amaçlı kazıların dışında hiçbir kazı yapılmaması esastır.
  • 2. Derece Arkeolojik Sit: Korunması gereken, ancak koruma ve kullanma koşulları koruma kurulları tarafından belirlenecek, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır.
  • 3. Derece Arkeolojik Sit : Koruma kullanma kararları doğrultusunda yeni düzenlemelere izin verilebilecek arkeolojik alanlardır.

Kentsel Arkeolojik Sitler: Arkeolojik sitlerle 2863 sayılı yasanın altıncı maddesinde tanımlanan korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarını içeren ve aynı yasa maddesi gereği korunması gerekli kentsel dokuların birliklte bulunduğu alanlardır.

Doğal (Tabii) Sit:

Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlardır.

  • 1. Derece Doğal (Tabii) Sit: Bilimsel muhafaza açısından evrensel değeri olan, ilginç özellik ve güzelliklere sahip olması ve ender bulunması nedeniyle kamu yararı açısından mutlaka korunması gerekli olan, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanladır.
  • 2. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yanında kamu yararı göz önüne alınarak kullanıma açılabilecek alanlardır.
  • 3. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yolunda, yörenin potansiyeli ve kullanım özelliği de göz önünde tutularak konut kullanımına da açılabilecek alanlardır.

Koruma ve Korunma: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında muhafaza, bakım, onarım, restorasyon, fonksiyon değiştirme işlemleri; taşınır kültür varlıklarında ise muhafaza, bakım, onarım ve restorasyon işleridir.

Korunma Alanı: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihi çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alanlardır.

Değerlendirme: Kültür ve tabiat varlıklarının teşhiri, tanzimi, kullanılması ve bilimsel yöntemlerle tanıtılmasıdır.

Ören Yeri:

Tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, topoğrafik olarak tanımlanabilecek derecede yeterince belirgin ve mütecanis özelliklere sahip, aynı zamanda tarihsel, arkeolojik, sanatsal, bilimsel, sosyal veya teknik bakımlardan dikkate değer, kısmen inşa edilmiş, insan emeği kültür varlıkları ile tabiat varlıklarının birleştiği alanlardır.

Koruma Amaçlı İmar Planı:

Bu Kanun uyarınca belirlenen sit alanlarında, alanın etkileşim-geçiş sahasını da göz önünde bulundurarak, kültür ve tabiat varlıklarının sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda korunması amacıyla arkeolojik, tarihi, doğal, mimarî, demografik, kültürel, sosyo-ekonomik, mülkiyet ve yapılaşma verilerini içeren alan araştırmasına dayalı olarak; hali hazır haritalar üzerine, koruma alanı içinde yaşayan hane halkları ve faaliyet gösteren iş yerlerinin sosyal ve ekonomik yapılarını iyileştiren, istihdam ve katma değer yaratan stratejileri, koruma esasları ve kullanma şartları ile yapılaşma sınırlamalarını, sağlıklaştırma, yenileme alan ve projelerini, uygulama etap ve programlarını, açık alan sistemini, yaya dolaşımı ve taşıt ulaşımını, alt yapı tesislerinin tasarım esasları, yoğunluklar ve parsel tasarımlarını, yerel sahiplilik, uygulamanın finansmanı ilkeleri uyarınca katılımcı alan yönetimi modellerini de içerecek şekilde hazırlanan, hedefler, araçlar, stratejiler ile planlama kararları, tutumları, plan notları ve açıklama raporu ile bir bütün olan nazım ve uygulama imar planlarının gerektirdiği ölçekteki planlardır.

Çevre Düzenleme Projesi:

Ören yerlerinin arkeolojik potansiyelini koruyacak şekilde, denetimli olarak ziyarete açmak, tanıtımını sağlamak, mevcut kullanım ve dolaşımdan kaynaklanan sorunlarını çözmek, alanın ihtiyaçlarını çağdaş, teknolojik gelişmelerin gerektirdiği donatılarla gidermek amacıyla her ören yerinin kendi özellikleri göz önüne alınarak hazırlanacak 1/500, 1/200 ve 1/100 ölçekli düzenleme projeleridir.


Yönetim Alanı:

Sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, planlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.

Yönetim Planı:

Yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı planı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar planını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen planlardır.

Bağlantı Noktası:

Yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.

Mağaraları inceleyen bilim dalı…

Speleoloji, (Speleology )

Mağaralar ilmi, Mağara keşfetme sporu. 

Karst ve Mağara Araştırmaları,

Speleoloji kısaca yeraltı karst boşluklarını inceleyen bilim dalı olarak adlandırılmaktadır. Mağaralarla bilimsel olarakilgilenenlere speleolog sportif olarak ilgilenenlere spelunkaer adı verilmektedir. Mağaralar yüzyıllar boyu insanların ilgisini çekmiş fantastik mekanlardır. Karanlığın verdiği bilinmezlik insanların zaman zaman mağaralar hakkında yersiz korkulara kapılmalarına neden olmuştur.

Mağara,

Yüzeyle bağlantısı olan en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan doğal süreçler sonucunda oluşmuş yeraltı boşluğudur.

Mağaracılık,

Mağaracılık mağaraları keşfetmeyi hedefleyen bir doğa sporudur Mağaraların araştırılması ve incelenmesi ile ilgilenilen bilim ve spor dalıdır. Mağara Bilimi (Speleoloji), sporla bilimin iç içe olduğu yegâne doğa sporudur. Bünyesinde yürüyüş, kampçılık ve ip inişi gibi birçok sportif alanı; ölçüm, haritalama gibi uzmanlık alanlarını; jeoloji, hidrojeoloji, biyoloji gibi bilim dallarını barındırır.

Speleologies, kelimesinden birleşmiş olup “mağarabilim” anlamına gelir. Bu bilim dalıyla uğraşanlara “speolog” adı verilir. Speleologlar, mağaraların yeryüzündeki doğal açılımlar olduğunu, genişliklerine, şekillerine, uzunluklarına, açıklıklarının sergilediği duruma vb. özelliklere göre belli bir karaktere oturtulduklarını belirtirler.

Mağaracılığın sportif anlamca başlaması 1940’lardan sonra görülmeye başlar. Bir çok deneğin önce Avrupa’da özellikle Fransızların öncülüğünde, sonra da K. Amerika’da kurulması ile sportif amaçlı çalışan derneklerin sayısı hızla arttı. K. Amerika’da, Avrupa’da sportif çalışmalar aynı zamana yakın başlamış olsalar da bugün Dünyadaki en yoğun ve en ileri mağaracılığı yapanlar Avrupalılardır. Gerek teknik çalışma ve teknik aletlerin ortaya çıkartılması konusundaki yaratıcılıkları, gerekse bu konuda yaptıkları denizaşırı ekspedisyonlar Fransızları hala Dünyanın en ileri ve en yoğun çalışan gurupları arasında tutmaktadır. Fransızları ise İtalyanlar ve İngilizler izlemektedir.

İlk Speleolojik çalışmalar 1900 yıllarına rastlar. 1859 yılında doğan Fransız mağarabilimcisi Eduard-Alfred Martel tüm yaşamını mağara araştırmalarına adadı ve bu araştırmaların pek çok disiplin içeren bir bilim dalı olarak kabul edilmesini sağladı. Speoloji kelimesi Yunanca spelaion; mağara ve logos; bilim kelimesinden gelir. Mağara bilimi yani speleoloji içine alan bilimler coğrafya, topografı, jeoloji, hidroloji, mineroloji, arkeoloji, paleontoloji ve morfoloji gibi bilimlerdir.

Bir mağarabilimci mağara oluşumu ve çevresi hakkında sağlam bilgileri olan bir araştırmacıdır. Bir mağarabilimci bir bilim adamı da olabilir, mağarabilmin temel mekanizmalarını anlamak için çaba harcayan bir meraklıda olabilir. Mağaracılığı sportif amaçla yapanlar bile gezileri sırasında daha önce insan ayağının basmadığı yeni mağaralar bularak sırasında bir bilimadamı gibi topografya alımlarını kaydeder ve mağaranın haritasının çıkarılması ile de bilime katkıda bulunur.

Pek çok mağara ve uçurumun yer aldığı kalker kuşaklarına mağarabilimciler “karst bölgesi” adını verirler. Almanca “karst” adından gelen bu sözcük Slovence “kras” adının bozulmuş şeklidir. Kras Yugoslavya’nın kuzeyinde bulunan ve geçen yüzyıl yeraltında saklı binlerce mağara, çukur sistemi ve ırmağın keşfedildiği bölgeyi belirtir.

Patates…

Patates, (Rumca).

Solanum tuberosum, İng. potato, Fr. pomme de terre.

Kartol, Kompir, Kumpir. Patatis.

Patlıcangillerden, yaprakları ve sürgünleri acı bir bitki . Bu bitkinin toprak altında oluşan, nişastaca zengin, yenebilen yumruları vardır.

Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır.

Patlıcangiller familyasından, ülkemizde hemen hepsi insan beslenmesinde kullanılan ancak bazı ülkelerde hayvan yemi olarak da yetiştirilen, beyaz veya pembe çiçekli, toprak altı yumruları sebze olarak kullanılan, nişasta bakımından zengin, proteini az olmasına rağmen yüksek değerlikli, selüloz miktarı düşük, sindirilme derecesi yüksek yumru yem. Patates tohumuna milva denir. Özellikle Niğde ilinde yetiştiriciliği yapılır.

Boyu 70-80 cm’ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir. Patateste tohumluk olarak kullandığımız kısım yumrulardır. Tohumluk yumrular, 6 cm çapında ve ortalama 50 gram ağırlığında olmalıdır.

Patates türleri;

Granula, Selma,

Gezici samuray…

Ronin,

Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

47 Ronin, efendileri lord Asano’nun ölümünden sonra ronin olan samurayların hikayesidir ve samuray tarihinde bushido kavramını en iyi anlatan hikayelerden biridir. Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

Aşağıda hazırlanan minik sözlük Japon tarihi ve kültürüne uzak olanlar için faydalı olacaktır.

Shogun;

Japonya’da ” merkezi feodal sistem “de merkezde yer alan, diğer toplumlarda krala denk gelebilecek güç odağı. Daimyo’ların varlığına izin verdikleri ancak herhangi bir güç kullanmasına imkan tanımadıkları mevkii. Seitai shogun kelimesinin kısa halidir. Barbarları yenen general anlamına gelir. Zamanında Japonya’nın kuzeyinde yaşayan relatifli geri kalmış bir halk olan Ainu’ları yenmeye yollanan generallere verilen sıfat. Daha sonra sadece tek kişiye verilen, imparator yerine ülkeyi yöneten kralvari bir feodal makama dönüşmüştür.

Samuray;

Japon feodal yönetiminde askeri aristokrat sınıf ve bu sınıftan olan savaşçılara verilen isim..Normal halk sınıfının hayatları üstünde söz hakkına sahiptiler ve işaretleri olarak da iki kılıç taşırlardı..Özel hak ve imtiyazları 1871’de feodal yönetimin düşmesiyle kaldırıldı..

Ronin;

Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.

Bushido;

Japonca “savaşçı’nın yolu”. Samuray sınıfının davranış biçimini belirleyen kurallar toplamı.

Edo;

Şimdi Tokyo olan şehir. Tokugawa shogun’u Edo kalesini yaptırıp Japonya’yı oradan yonetmiştir.

Daimyo;

Japonya’nın modernleşme sürecinde kritik rol oynayan landlord ( derebeyi )’lar. Samurayların korumasında güç odağı halinde iken (merkezde shogun olmasına rağmen) zamanla tacir sınıfı ile yakın bağ kurup Japonyada faşist bir düzene gidilmesine yol açmışlardır. Zira gözden düşen samuray’lar ronin mertebesiyle geri dönüp gidişatı değiştirmiştir.

Seppuku;

Seppuku sonu harakiri ile tamamlanacak olan törenin adı’dır. Japonların diğer sanatlarında olduğu gibi bu da bir tören veya bir ahenk ve uyum içinde olmalıdır.

Seppuku’nun bir tören şeklinde gerçekleştirilmesi Edo döneminin ortalarında başlamıştır.Samurayların kendi onurlarını korumak için veya onurlu olduklarını ispat etme amacıyla yaptıkları “kendi kendilerini cezalandırma” ya da “onurlandırma” törenidir. Bir süre sonra Japonlar karnın kesilmesi ile ilgilenmezler. Önemli olan onur için ölmeye hazır olmaktır. Zaten seppuku törenlerinin hemen hemen tümünde karın kesildikten sonra veya kesilmese de ölecek kişinin arkasında bekleyip o kişi hazır olduğunda kafasını ” katana ” ile kopartacak “kaishakunin” adlı bir görevli vardır. Örneğin sensu-bara adı verilen bir seppuku çeşidinde, samuray v.s karnının üzerine bambudan yapılmış bir yelpazeyi koyar ve sadece başını acı çekermiş gibi öne doğru uzatır…..uzattığı anda da kafa zaten kaishakunin tarafindan uçurulur. Diğer bir seppuku yöntemi ise juu-bun seppukudur ki şöyle gelişir; kişi karnını haç şeklinde keser ( + ) ve yarar. Yardıktan sonra hemen ölmediği gibi iç organlarını dışarı çıkarıp mümkünse toprağa koymaya çalışır ve yine orada ölürmüş.

Su samurundan elde edilen post…

Lutr, Lutra, (Fransızca loutre),

Susamuru ,

Su iti,

Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan, lutr.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır.  Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar.

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler.


Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.

Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur. Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı…

Talasemi, (İng. thalassemia ).

Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.

Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi MajorCooley anemisi (Hasta Tip): Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

1 67 68 69 70 71