Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek …

Pastırma, (İng. pastrami),

Sığır etinin kuru kürleme yoluyla işlenmesi ve çemenlenmesiyle elde edilen bir et ürünü.

Tuz, çemen, kırmızıbiber karışımının et üzerine sürülerek güneşte veya iste kurutulması yoluyla yapılan yiyecek

Eski Çağlarda Avrupa’ya akın eden Hun Türkleri’nin, pastırma yiyecek maddesi olarak kullandıklarını Romalılardan öğreniyoruz. Antalya’ lı Amianus’ un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserinde, Hun Türklerinin bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiğini bildirmektedir. Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri az pişmiş eti yerler. Halbuki Macar müzelerinde bulunan Hunlara ait cepli at eyerlerinden öğreniyoruz ki kurumuş etler bu çantalara sokmakta, atın baldırına ve vücuduna değmemektedir.  Orta Asya’ dan batıya akın eden Türk Hun süvarilerinin eyerlerinin çantalarını dolduran kuru et konservesi, Anadolu’ ya gelerek yerleş Oğuz Türkleri’ nde pastırmacılığın bulunması ve asırları doldurarak zamanımıza kadar yaşayıp gelmesi, bugün Orta Asya bozkırlarında yaşayan göçebe Türklerin son baharda kışa hazırlık olarak tuzlu, kuru dumanlı et konserveleri yapmaları, bu sanatın Orta Asya’ dan geldiği göstermektedir.

Kayseri’ de pastırmacılık bu şekilde Orta Asya’ dan gelen Türkler,’ in etkisiyle başlamış ve zamanla gelişmiştir. Sonradan bir kısım Ermeniler de bu sanatı yapmışlardır. Onyedinci yüzyılda 1611-1682 yılları arsında yaşamış olan ünlü Seyyah Evliya Çelebi, Seyahatname isimli eserinde Kayseri’den şu şekilde bahsetmektedir. Evliya Çelebi’ nin kitabında bahsettiği bu sözlerden anladığımıza göre, Kayseri’ de onyedinci yüzyılda bile pastırma imal edilmekte ve şöhreti bilinmekte idi. O zamanlar yapılan pastırmaların güzel kokulu olmaları için çemenlerine kimyon katıldığını da ayrıca öğrenmiş oluyoruz.

Yüz sene öncesine kadar yapılan pastırmaların, çemenlerinin bibersiz olduğu söylenmektedir. Çemendeki buy otu ve sarımsağın ise ne zaman kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz.

Kayseri Melikgazi Belediyesinin eski mahallelerindeki evlerde dağınık ve kontrolden uzak olarak faaliyet gösteren pastırma ve sucuk imalâthaneleri, 1945 yılında belediyenin zorlaması ve uygun yer göstermesi üzerine, şimdi faaliyet gösterilen Kayseri’ nin Karpuzatan mevkiindeki yerlerine taşındılar.

Pastırma çeşitleri;

Sırt, Kuşgömü, Tütünlük, Antrkot, Şekerpare, Dilme, Eğrice, Mehle,  Kenar, Döş, Omuz, Kürek,  cinsi pastırma çeşitleri vardır.

Yapılışı:

  • Etleri düzgün biçimde parçalara ayırıp dövün sonra üzerine 1 kat tuz, 1 kat et olmak üzere bir teneke içine dizin.
  • Hepsini dizdikten sonra en üste bir ağırlık koyarak etlerin iyice yassı olmasını sağlayın. Böylece etleri 15-20 gün serin bir yerde bırakın.
  • En son etlerin fazla tuzunun gitmesi için bol suda 1 gün bekletin.
  • Etleri sudan çıkarıp uçlarından ip geçirip serin güneşsiz rüzgarlı bir yere asıp sularını süzdürün.
  • Sarımsakla tuzu incecik dövün, içine çemeni, kırmızı biberi koyup karıştırın ve biraz su ile koyuca bulamaç hazırlayın.
  • Suları iyice süzülmüş etlerin her tarafına bu bulamacı muntazam olarak sürün ve kuruması için tekrar serin bir yere asın.
  • Çemen kuruduktan sonra etleri ipten alıp, serin bir yerde kullanılacağı zamana kadar saklayın.

Roma mitolojisinde barışın kişileştirilmişi…

Pax,

Latince “pax” barış demek, Roma mitolojisinde Barış Tanrıçası, Yunan’daki Eirene eşdeğeri.

Roma mitolojisinde, Augustus’un saltanatı sırasında tanrıça olarak tanınmıştır. Campus Martius’da Ara Pacis adında bir tapınak ve yine Forum Pacis’de onun adına adanmış bir tapınağı vardır. Sanat yapılarında genellikle zeytincornucopia (bereket boynuzu) ve bir asa ile betimlenmiştir. 3 Ocak’da adına düzenlenen bir festival vardı. Tanrı Jüpiter ve Justitia’nın kızlarıdır. Pax sık sık baharla ilişkilendirilmiştir.

Roma İmparatorluğunun Trajan’ ın fetihleriyle ulaştığı en geniş topraklar, Pax Romana (MÖ 27-MS 180), Latince “Roma Barışı” anlamına gelir. Roma İmparatorluğu’ nun uzun soluklu barış dönemi için kullanılır. Terim, Roma yönetimi ve Roma Hukuk Sistemi altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen sert bir şekilde, barıştırılmasından çıkmıştır.

Roma yönetimi ve Roma Hukuk Sistemi altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen de çok sert bir şekilde barıştırılmasından neşet etmiştir. “Pax Romana’yı” da, tabiatıyla Augustus Caesar tesis eder.

Yer fıstığı…

Araşit,
Kikirik,

Yer fıstığı,
(Arachis hypogaea),
Yerfıstığı, Baklagillerden aynı adı taşıyan biryıllık otsu bitkinin meyvesidir. Bitki 20-70 cm. kadar boylanabilen ve birçok türü olan yerfıstığının anayurdu Güney Amerika’dır.
Bitkinin karşılıklı ve ikili olarak dizilmiş yeşil renkli küçük yaprakları, sarı renkli ufak çiçekleri vardır.
Bu çiçekler döllendikten sonra yere doğru eğilerek oluşan meyvelerini toprağa gömer.
Yerfıstığı bitkisi tohumlarıyla çoğaltılır.

Bitkinin kavrulmamış kalın ve sert kabuklarından çıkarılmış tohumları, ilkbahar mevsminde doğrudan doğruya derin kazılmış, düzeltilip iyi hazırlanmış yerine, sıralar üzerinde 30-40 cm. aralıklarla, 5 cm. derine ekilir. Yerfıstığı, sıcak ve ılık iklimli bölgelerin bitkisidir. Soğuk yerlerde yetişirse de fıstık tanesi (tohumu) küçük ve az yağlı olur.

Ortalama 235 kg/da ürün alınmaktadır. Yer fıstığının 32 türü tespit edilmiştir; bunların bir kısmı tek yıllık, bir kısmı ise çok yıllıktır.

Kuruyemiş olarak tüketilmesinin yanı sıra özellikle Batı ülkelerinde, yemeklik olarak ve sabun yapımında kullanılan yağı çıkarılır. Preslerde yağı alınan tohumun küspesi azot bakımından çok zengin olduğu için hayvanlara yem olarak yedirilir. Ayrıca ürün alındıktan sonra toprakta kalan bitkinin sap ve yaprakları da iyi bir hayvan yemi olur. Batı ülkelerinde yerfıstığı, tatlıcılıkta ve çikolatacılıkta da kullanılmaktadır.

Yağ ve protein yönünden zengin bir besin olan yerfıstığının 30 gramının tuzla kavruluşundan sonra içerdiği besin değerleri şunlardır:

Kalori: 167
Protein: 7.4 gr.
Karbonhidrat; 5,4 gr.
Kolesterol; yok
Yağ; 14.2 gr.
Lif; 0,7 gr.
Fosfor; 114.6 mgr.
Kalsiyum; 21,5 mgr.
Sodyum: 119 mgr.
Potasyum; 193 mgr.
Magnezyum; 50 mgr.
B1-B2-B3 vitaminleri vardır.

Faydaları;
Çinko içerdiğinden gribe karşı koruyucu etkisi vardır, bağışıklık sistemini güçlendirir, büyüme ve gelişmeyi olumlu etkiler. İçerdiği minerallerden magnezyum (276 mg/100 gr) kemik ve sinir dokusunu besler, kasların çalışmasını düzenler, kalp atışlarını düzenler. Kansızlığın önemli rahatsızlıklara yol açtığı hamile ve çocuklarda D vitamini içeriği ile eksikliği giderir, kemikleri ve bağışıklık sistemini güçlendirir. Özellikle gebelikte takviyesi gereken demir (6,43 mg/100 gr) mineralini içerir. İçerdiği selenyum ile vücudu çeşitli hastalıklardan korur,şeker hastalığının gelişimini engeller,kansere karşı direnci arttırır. İçerisinde bulunan potasyum tansiyon düşürücü özelliğe sahiptir. Kalp yetmezliği, böbrek hastalıkları, hepatit ve siroz tedavisinde olumlu etkiler gösterir.

Yerfıstığı, kandaki yüksek kolesterol düzeyini düşürür.

Yabani eşek sürüsü…

Ane,
Dişi ve yabani eşek, Yabani eşek sürüsü.


Dişi ve yabani eşek.
Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
Kasık kılı.
Üç ayaklı sehpa.
Apış arası, kasık.
Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifadesi için kullanılan nisbet edatıdır.
Odun koyup yakmaya yarayan ızgara.

Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı, merkep, karakaçan, uzun kulak .

Eşek Ana vatanı Afrika ve Asya olup Eski Mısırda M.Ö 4000’herde evcilleştirilip doğduğu düşünülüyor. Avrupa’daki eşeklerin M.Ö.2000’de Anadolu’dan gittiği rivayetlerde vardır. 18.YY’da önemli bir yere sahiptir. Semerkant adına kaynak teşkil etmiştir. Ülkemizde Merzifon eşeğinin semerinin özellikle Çorum İskilip’de yapıldığı bildirilmektedir. Merzifon eşekleri nispeten yüksek rakımda bulunduklarından sert sesli anırması ile meşhurdur.

En yaygın renk gri olup ardından kahverengi, siyah, kırçıl ve kahverengi beyaz yada siyah beyaz benekli renkler görülür. Renk ve genel yapı açısından en dikkat çeken ırk Fransa orijinli Poltou’dur. Bu ırk kalın tüylü derili, geleneksel olarak donuk mat ve Kahverengi doru renktedir.  Afrika kökenli ırklar Kızıl denizin güneyi, Akdeniz sahilleri Sahra çölü arasında yayılmış olup iki ayırıcı türü bulunur. Nubya yabani eşeği ve Somali yabani eşeği .Asya kökenli ırklar ise Kızıldeniz, Kuzey Hindistan ve Tibet’e varan geniş yerlere yayılmıştır. Asya’da çok değişik yükselti ve iklim kuşağındaki yayılışına bakarak Asya yabani eşeklerininde birden çok grup oluşturmuş olabileceği değerlendirilmektedir. Ancak günümüzde yok olma tehlikesi altındadır.

Eşeklerin tarihi ipek yolunda Akdeniz Pasifik arasında yük getirip götürdüğü bilinmektedir. Bu mesafe birkaç yıllık yolculuğu gerektiren 6400 kmdir. Bu olgu bu ırkın dayanıklı çekiç gücünü gösterir. Netice itibariyle küçük Asya’da ve Ege’de nihayetlenen bu yolculuk’ta birçok eşek ırkının melezlenmesi söz konusu olmuştur. Eşek Akdeniz ülkelerinde dar patikalarda yürüme yeteneği ile bağ, bahçe, çeki gücünde çok özgün tercih edilen mevkiye gelmiştir.

Eşek’ in (Equus asinus) ataları Afrika yabani eşeğidir. Bunlar Kuzey Afrika yaban eşeği (Equus asinus atlanticus) Nubian yabani eşeği (Equus asınus africanus) ve Somali Yaban Eşeği (Equus asinus somelicus) gibi üç gruba ayrılır. Equus asinus atlantıcus Romalılar devrinde yok olmuştur. Halen mevcut evcil eşeğin (Equus asinus asinus) muhtemelen Nubya yabani eşeğinden türediği varsayılır. Somali eşeği açık kırmızı renkli, omuzda çapraz çizgisi olmayıp ayaklarda şerit çizgiler bulunur ve 130-140 cm yüksekliktedir. Asya Yabani Eşeği diye bilinen (Equus hemionus) Onager olarak adlandırılan grubun Uralların batısındaki steplerde Kazakistan, Türkmenistan (Equus Hemionus Kulan,) Moğolistan, Kuzey Çin (Equus Hemionus) ve Suriye (Equus Hemionus Hemippus), İran (Equus hemionus onager), Irak, Pakistan, Batı Hindistan (Equus Heminous Khur) yayılan değişik izole alanlarda bulunan alt türleri bulunur.

Eşekler oldukça zeki hayvanlardır. Eşekler bir işin kendi yararına olmadığını düşünürse, eşeklere o işi yaptırmak oldukça zordur. (Eşeklerin inatçı olmalarının aslı budur.) Eşekler ortalama 30-35 yıl yaşar ve 2-2,5 yaşında üreme çağına girerler. Dişi eşek yaklaşık bir yıl süren gebelik döneminden sonra genellikle bir, bazen iki yavru (sıpa) doğurur. Erkek eşek (eşek aygırı) atın dişisiyle (kısrakla) çiftleşirse katır denen kısır melezler elde edilir. Dişi eşek ile erkek atın (aygırın) melezi olan katırlara da genellikle ester denir.

Güney Slavlarında, özellikle orta ve yeni çağlarda gelişen ataerkil ve ortakçı kuruluş…

Zadruga,

Güney slavları Boşnaklar, Bulgarlar,Makedonlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve Karadağlılar

oluşturmaktadır. 35 milyon nüfusa sahiptirler. Yugoslav kelimesi Güney Slavların ülkesi anlamındadır. Güney slavlarından balkan slavlarında ataerkil ve ortakçı aile yapısını, Zadruga denen tipte görürüz. Siyasi cemiyet ile ev cemiyeti arasında ilk başkalaşma hadisesi buradadır.

Çünkü toprağa yerleşen klan ile aile birbirlerinden ayrılmağa başlar. Ayni siyasî cemiyet içinde bir kaç aile kurulur. Kandaşlık, hısımlığın temeli olur. Muhtelif aile tabakaları ayni toprak mülkü etrafında beraberlik teşkil ederler. Zadruganın klan ile bir olan tarafı sudun Muhtelif aile tabakaları ne ayrı bir mülk sahibidirler, ne de hukukî bir şahsiyete maliktirler. Ayrı olan tarafına gelince bir Zadruga siyasî cemiyetten ayrılmıştır. Muhtelif aile tabakalarından vücuda gelen büyük ailenin erkek bir reisi vardır. Bu reis büyük ailenin şefi olmakla beraber vazifesi ailenin varlığına sadece nezaret etmektir. Zadruganın şefi ölünce, onun yerine Zadruganın erkek azalarından biri geçebilir. Ailenin yapısı olduğu gibi kalır.

Ailede hısımlığın temeli kandaşlık ise de sayısı Zadrugada olduğu gibi fazla değildir. Bir aile, aile tabakalarının yekunundan vücuda gelmez.  Zadrugada bir toprak etrafında birleşen muhtelif aile tabakalarının müşterek iktisadî faaliyetlerinden yeni ailede eser yoktur.

Slavlar;

Bugünkü Rusya topraklarında Taş Devri’nden bu yana bir dizi uygarlık yaşamıştır. Tarihi kaynaklar, M.Ö. VII. yy ile M.S. IX. yy arasında Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Antlar ve başka halkların buralarda yerleşik olduklarını ortaya koyuyor. Rusların kökleri Slav ailesine dayanır. Bu aile, Doğu Slavları (Ruslar, Ukraynalılar, Belaruslar), Batı Slavları (Polonyalılar, Çekler, Slovaklar vs.) ve Güney Slavları (Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonyalılar vs.) olarak kendi arasında üçe ayrılır.

Slav (Slovene) adına ilk kez M.S. VI. yy’da Nazianslı Pseudo-Césarios’un kitabında rastlanıyor. Ancak anlamı bilinmiyor. İlk Slav vatanının, Vistül Nehri ile Pripet Havzası ve Orta Dnepr arasında olduğu sanılıyor. Hunlar ve Gotlar döneminde var olan Slav kavimleri VI. yy’da Avarların istilasına hedef oldular. Ardından Hazarların egemenliği gündeme geldi.

Doğu Slavları Dnepr, Volga, Don nehirleri civarındaki ormanlık alanda yaşıyorlardı. Zamanla Fin kavimlerinin topraklarına doğru ilerlemeye başladılar. Doğu Slavları ile İsveçlilerin ataları sayılan Normanlar arasında uzun çatışma dönemleri yaşandı.

Rus adının kökeni genellikle Norman Okulu ile bağlı sayılır. “Rus” veya “Rusi” kelimesinin, muhtemelen Fincedeki “Ruotsi”den geldiği kabul edilir. Bu, Naeller Gölü (Stockholm civarında) yakınlarındaki İsveçlililere takılan addı. Bunun “kayıkçılar, kürekçiler” anlamına geldiği söylenegelir. Kelime Slavcaya önce “Rusi” sonra da “Rus” olarak geçmiştir.

Avrupa’nın Doğu’ya açılan topraklarındaki nehirler arasında dağınık yerleşim birimleri oluşturan Slavlar, VIII. yy’da Varyag halkıyla (Vikinglerle) yoğun temaslar içine girdiler. Rus devletlerinin temelinde sayılan ilk devlet organizasyonu, M.S. 862’de İlmen ve Ladoga gölleri civarındaki Novgorod’da (Yenişehir) İskandinav kökenli Vikinglerin lideri Rurik tarafından gerçekleştirilmiştir. Prens Rurik’in varisi olan Oleg ise 882’de Kiev’in kontrolünü ele geçirerek Kiev Rusyası’nın temellerini atmıştır.

Siyasal hakların yalnız varlıklı sınıfa tanındığı yönetim sistemi…

Timokrasi,

Platon, MÖ 427 –347 yılları arasında yaşamıştır. Cumhuriyet (Devlet) adlı kitabı ile çok ünlüdür. Asker devlet (Timokrasi), servet sahipleri iktidarına oligarşi, iktidarın halka ait olduğu devlete ise demokrasi demiştir. Tek kişinin hakim olduğu devlete ise Tiranlık demiştir. Eflatun Kanunlar adlı kitabında ise hürriyet ve otorite arasında denge kurulmasını ileri sürmüştür.

Platon şu sırayla betimlemektedir. İlk olarak, yetkin devletten sonra timarkhia’ ya da timokrasi, şan ve ün arayan asillerin yönetimi gelir; ikinci olarak oligarşi, zengin ailelerin yönetimi vardır; sırada bir sonraki, demokrasi doğar, yani, yasasızlık demek olan özgürlüğün yönetimi; son olarak da, tiranlık, şehrin dördüncü ve son hastalığı gelir. En iyi ya da ideal devletle timokrasi arasındaki başlıca fark, berikinin içinde bir istikrarsızlık unsuru taşımasıdır; bir zamanlar birlik olan patriyarkal yönetici sınıf, şimdi birliğini yitirmiştir ve onu bir sonraki basamağa indirecek, soysuzlaştırıp oligarşileştirecek olan bu birliksizliktir.

Plato ideal devlet ile ilgili tanımlamalarının gerçek dünya devletlerinde bulunmadığını belirtir ve yaygın olan adaletsizliği anlatır. Plato’ya göre gerçek dünyada beş çeşit devlet sistemi mevcut olmuştur. Bu sistemler, yapılarındaki düzensizlik ve istikrarsızlık nedeniyle birbirlerini yaratmaktadır. Ortaya çıkış sırasına göre bu rejimler aristokrasi, timokrasi, oligarşi, demokrasi ve despotizmdir.

Plato’nun “Timokrasi” adını verdiği ve yönetimin savaşçılarda olduğu ve diğer bütün yurttaşların toprak kölesi (serf) durumunda bulunduğu bir rejim almıştır. Plato’ya göre timokrasi çok geçmeden yerini “zenginlerin yönetimi” anlamına gelen “Oligarşi” ve “Plutarchy”ye bırakacaktır. Çünkü savaşçılar yani askerler, yönetimi ellerine aldıklarında zengin olmanın hem mümkün ve hem de keyifli olduğunu fark edecekler ve kendilerini, servet edinmelerini sağlayan faaliyetlere yönlendireceklerdir.

Baltık dininde kutsal ve dokunulmaz olan açık hava ibadet yeri…

Alka,

Baltık dininde kutsal ve dokunulmaz olan açık hava ibadet yerlerine Alka denmektedir.

Üç Baltık halkının Litvanlar, Letonlar ve Eski Prusyalılar, Hıristiyanlığı kabul ettirmek ve fetih amacıyla sefere çıkan Töton Şövalyeleri ile girdikleri uzun savaş sonunda Cermenler  asimile edilip yok edilmişlerdir. Cermenler, Letonlara ve Litvanlara da boyun eğdirdi ve bu halklar XIV. yüzyılda en azından kağıt üstünde Hıristiyanlığı kabul etti, bununla birlikte kendi dinsel geleneklerini sürdürmeyi başardılar.

Töton Şövalyeleri, Kudüs Azize Meryem Hastanesi ve Töton Şövalyeleri Tarikatı, Töton Şövalyeleri, bir Cermen-Roman dini tarikatıdır.

Leton dinsel folklorunda tanrı ailesinin babası olan Dievs, gökteki bir dağın tepesinde bulunan çiftliğinde yaşar. Dünyanın düzenini Dievs kurmuştur ve insanların yazgısını belirleyip, onların manevi yaşamını gözeten odur. Bununla birlikte Dievs üstün bir tanrı olmadığı gibi, en önemli tanrı da değildir.

Töton Şövalyeleri’ nin 1249′ da Eski Prusyalılara kabul ettirdiği anlaşma ile mağlupların ölülerini atları veya hizmetkarları, silahları, giysileri veya diğer değerli eşyalarıyla birlikte gömmekten veya yakmaktan vazgeçmesini şart koşuyordu.

Baltık dininin ayırt edici özellikleri şunlardır;

1) Birçok tanrısal aile kavramı;

2) Güneş ve fırtına tanrılarının egemen rolü;

3) Doğum ve yazgı tanrıçalarıyla (Laima) yer tanrılarının ve onların hipostazlarının önemi;

4) Tanrıya bağı “iyi büyücüler”le

Şeytan’ın hizmetkarları olan cadılar arasında trans halinde gerçekleştirilen ritüel savaş anlayışı. Hıristiyan bağdaştırmacılığına karşın, bu dinsel biçimler arkaiktir.

Slavlar ve Baltık halkları, Avrupa’ya en son girmiş Ari dilini konuşan halklardır.

Doğal ve tarihsel özelliklerinden dolayı koruma altına alınan alan…

SİT,

Tarih öncesinde günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, yaşadıkları  devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent  kalıntıları önemli tarihi olayların meydana geldiği yerler ve tesbiti yapılmış tabiat  özellikleri ile korunması gereken alanlardır.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na göre diğer tanımlar şunlardır.

Kültür Varlıkları: Tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.

Tabiat Varlıkları: Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.

Kentsel Sit: Kentsel ve yöresel nitelikleri, mimari ve sanat tarihi açısından gösterdikleri fiziksel özellikleri ve bu özellikleri ile oluşan çevrenin dönemin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapılanmasını, yaşam biçimini yansıtarak bir arada bulunduran ve bu açılardan doku bütünlüğü gösteren alanlardır.

Tarihi Sit: Milli Tarihimiz ve askeri harp tarihi açısından önemli tarihi olayların cereyan ettiği ve doğal yapısıyla birlikte korunması gerekli alanlardır.

Arkeolojik Sit: İnsanlığın var oluşundan günümüze kadar ulaşan eski uygarlıkların yer altında, yer üstünde ve su altındaki ürünlerini, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini yansıtan her türlü kültür varlıklarının yer aldığı yerleşmeler ve alanlardır.

  • 1. Derece Arkeolojik Sit: Korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır. Bu alanlarda, kesinlikle hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesine, imar planlarında aynen korunacak sit alanı olarak belirlenmesine, bilimsel amaçlı kazıların dışında hiçbir kazı yapılmaması esastır.
  • 2. Derece Arkeolojik Sit: Korunması gereken, ancak koruma ve kullanma koşulları koruma kurulları tarafından belirlenecek, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır.
  • 3. Derece Arkeolojik Sit : Koruma kullanma kararları doğrultusunda yeni düzenlemelere izin verilebilecek arkeolojik alanlardır.

Kentsel Arkeolojik Sitler: Arkeolojik sitlerle 2863 sayılı yasanın altıncı maddesinde tanımlanan korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarını içeren ve aynı yasa maddesi gereği korunması gerekli kentsel dokuların birliklte bulunduğu alanlardır.

Doğal (Tabii) Sit:

Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlardır.

  • 1. Derece Doğal (Tabii) Sit: Bilimsel muhafaza açısından evrensel değeri olan, ilginç özellik ve güzelliklere sahip olması ve ender bulunması nedeniyle kamu yararı açısından mutlaka korunması gerekli olan, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanladır.
  • 2. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yanında kamu yararı göz önüne alınarak kullanıma açılabilecek alanlardır.
  • 3. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yolunda, yörenin potansiyeli ve kullanım özelliği de göz önünde tutularak konut kullanımına da açılabilecek alanlardır.

Koruma ve Korunma: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında muhafaza, bakım, onarım, restorasyon, fonksiyon değiştirme işlemleri; taşınır kültür varlıklarında ise muhafaza, bakım, onarım ve restorasyon işleridir.

Korunma Alanı: Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihi çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alanlardır.

Değerlendirme: Kültür ve tabiat varlıklarının teşhiri, tanzimi, kullanılması ve bilimsel yöntemlerle tanıtılmasıdır.

Ören Yeri:

Tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, topoğrafik olarak tanımlanabilecek derecede yeterince belirgin ve mütecanis özelliklere sahip, aynı zamanda tarihsel, arkeolojik, sanatsal, bilimsel, sosyal veya teknik bakımlardan dikkate değer, kısmen inşa edilmiş, insan emeği kültür varlıkları ile tabiat varlıklarının birleştiği alanlardır.

Koruma Amaçlı İmar Planı:

Bu Kanun uyarınca belirlenen sit alanlarında, alanın etkileşim-geçiş sahasını da göz önünde bulundurarak, kültür ve tabiat varlıklarının sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda korunması amacıyla arkeolojik, tarihi, doğal, mimarî, demografik, kültürel, sosyo-ekonomik, mülkiyet ve yapılaşma verilerini içeren alan araştırmasına dayalı olarak; hali hazır haritalar üzerine, koruma alanı içinde yaşayan hane halkları ve faaliyet gösteren iş yerlerinin sosyal ve ekonomik yapılarını iyileştiren, istihdam ve katma değer yaratan stratejileri, koruma esasları ve kullanma şartları ile yapılaşma sınırlamalarını, sağlıklaştırma, yenileme alan ve projelerini, uygulama etap ve programlarını, açık alan sistemini, yaya dolaşımı ve taşıt ulaşımını, alt yapı tesislerinin tasarım esasları, yoğunluklar ve parsel tasarımlarını, yerel sahiplilik, uygulamanın finansmanı ilkeleri uyarınca katılımcı alan yönetimi modellerini de içerecek şekilde hazırlanan, hedefler, araçlar, stratejiler ile planlama kararları, tutumları, plan notları ve açıklama raporu ile bir bütün olan nazım ve uygulama imar planlarının gerektirdiği ölçekteki planlardır.

Çevre Düzenleme Projesi:

Ören yerlerinin arkeolojik potansiyelini koruyacak şekilde, denetimli olarak ziyarete açmak, tanıtımını sağlamak, mevcut kullanım ve dolaşımdan kaynaklanan sorunlarını çözmek, alanın ihtiyaçlarını çağdaş, teknolojik gelişmelerin gerektirdiği donatılarla gidermek amacıyla her ören yerinin kendi özellikleri göz önüne alınarak hazırlanacak 1/500, 1/200 ve 1/100 ölçekli düzenleme projeleridir.


Yönetim Alanı:

Sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, planlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.

Yönetim Planı:

Yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı planı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar planını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen planlardır.

Bağlantı Noktası:

Yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.

Mağaraları inceleyen bilim dalı…

Speleoloji, (Speleology )

Mağaralar ilmi, Mağara keşfetme sporu. 

Karst ve Mağara Araştırmaları,

Speleoloji kısaca yeraltı karst boşluklarını inceleyen bilim dalı olarak adlandırılmaktadır. Mağaralarla bilimsel olarakilgilenenlere speleolog sportif olarak ilgilenenlere spelunkaer adı verilmektedir. Mağaralar yüzyıllar boyu insanların ilgisini çekmiş fantastik mekanlardır. Karanlığın verdiği bilinmezlik insanların zaman zaman mağaralar hakkında yersiz korkulara kapılmalarına neden olmuştur.

Mağara,

Yüzeyle bağlantısı olan en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan doğal süreçler sonucunda oluşmuş yeraltı boşluğudur.

Mağaracılık,

Mağaracılık mağaraları keşfetmeyi hedefleyen bir doğa sporudur Mağaraların araştırılması ve incelenmesi ile ilgilenilen bilim ve spor dalıdır. Mağara Bilimi (Speleoloji), sporla bilimin iç içe olduğu yegâne doğa sporudur. Bünyesinde yürüyüş, kampçılık ve ip inişi gibi birçok sportif alanı; ölçüm, haritalama gibi uzmanlık alanlarını; jeoloji, hidrojeoloji, biyoloji gibi bilim dallarını barındırır.

Speleologies, kelimesinden birleşmiş olup “mağarabilim” anlamına gelir. Bu bilim dalıyla uğraşanlara “speolog” adı verilir. Speleologlar, mağaraların yeryüzündeki doğal açılımlar olduğunu, genişliklerine, şekillerine, uzunluklarına, açıklıklarının sergilediği duruma vb. özelliklere göre belli bir karaktere oturtulduklarını belirtirler.

Mağaracılığın sportif anlamca başlaması 1940’lardan sonra görülmeye başlar. Bir çok deneğin önce Avrupa’da özellikle Fransızların öncülüğünde, sonra da K. Amerika’da kurulması ile sportif amaçlı çalışan derneklerin sayısı hızla arttı. K. Amerika’da, Avrupa’da sportif çalışmalar aynı zamana yakın başlamış olsalar da bugün Dünyadaki en yoğun ve en ileri mağaracılığı yapanlar Avrupalılardır. Gerek teknik çalışma ve teknik aletlerin ortaya çıkartılması konusundaki yaratıcılıkları, gerekse bu konuda yaptıkları denizaşırı ekspedisyonlar Fransızları hala Dünyanın en ileri ve en yoğun çalışan gurupları arasında tutmaktadır. Fransızları ise İtalyanlar ve İngilizler izlemektedir.

İlk Speleolojik çalışmalar 1900 yıllarına rastlar. 1859 yılında doğan Fransız mağarabilimcisi Eduard-Alfred Martel tüm yaşamını mağara araştırmalarına adadı ve bu araştırmaların pek çok disiplin içeren bir bilim dalı olarak kabul edilmesini sağladı. Speoloji kelimesi Yunanca spelaion; mağara ve logos; bilim kelimesinden gelir. Mağara bilimi yani speleoloji içine alan bilimler coğrafya, topografı, jeoloji, hidroloji, mineroloji, arkeoloji, paleontoloji ve morfoloji gibi bilimlerdir.

Bir mağarabilimci mağara oluşumu ve çevresi hakkında sağlam bilgileri olan bir araştırmacıdır. Bir mağarabilimci bir bilim adamı da olabilir, mağarabilmin temel mekanizmalarını anlamak için çaba harcayan bir meraklıda olabilir. Mağaracılığı sportif amaçla yapanlar bile gezileri sırasında daha önce insan ayağının basmadığı yeni mağaralar bularak sırasında bir bilimadamı gibi topografya alımlarını kaydeder ve mağaranın haritasının çıkarılması ile de bilime katkıda bulunur.

Pek çok mağara ve uçurumun yer aldığı kalker kuşaklarına mağarabilimciler “karst bölgesi” adını verirler. Almanca “karst” adından gelen bu sözcük Slovence “kras” adının bozulmuş şeklidir. Kras Yugoslavya’nın kuzeyinde bulunan ve geçen yüzyıl yeraltında saklı binlerce mağara, çukur sistemi ve ırmağın keşfedildiği bölgeyi belirtir.

Patates…

Patates, (Rumca).

Solanum tuberosum, İng. potato, Fr. pomme de terre.

Kartol, Kompir, Kumpir. Patatis.

Patlıcangillerden, yaprakları ve sürgünleri acı bir bitki . Bu bitkinin toprak altında oluşan, nişastaca zengin, yenebilen yumruları vardır.

Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır.

Patlıcangiller familyasından, ülkemizde hemen hepsi insan beslenmesinde kullanılan ancak bazı ülkelerde hayvan yemi olarak da yetiştirilen, beyaz veya pembe çiçekli, toprak altı yumruları sebze olarak kullanılan, nişasta bakımından zengin, proteini az olmasına rağmen yüksek değerlikli, selüloz miktarı düşük, sindirilme derecesi yüksek yumru yem. Patates tohumuna milva denir. Özellikle Niğde ilinde yetiştiriciliği yapılır.

Boyu 70-80 cm’ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli otsu bir bitkidir. Patateste tohumluk olarak kullandığımız kısım yumrulardır. Tohumluk yumrular, 6 cm çapında ve ortalama 50 gram ağırlığında olmalıdır.

Patates türleri;

Granula, Selma,

Gezici samuray…

Ronin,

Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

47 Ronin, efendileri lord Asano’nun ölümünden sonra ronin olan samurayların hikayesidir ve samuray tarihinde bushido kavramını en iyi anlatan hikayelerden biridir. Ronin sözcüğü efendisiz savaşçı (samuray) anlamına gelmekteyse de aylak, boşta gezer şeklinde de kullanılmaktadır. Kelime anlamına bakıldığında ronin “dalga adam” demektir ve denizdeki dalgalar gibi oradan oraya savrulan kişi anlamına gelmektedir.

Aşağıda hazırlanan minik sözlük Japon tarihi ve kültürüne uzak olanlar için faydalı olacaktır.

Shogun;

Japonya’da ” merkezi feodal sistem “de merkezde yer alan, diğer toplumlarda krala denk gelebilecek güç odağı. Daimyo’ların varlığına izin verdikleri ancak herhangi bir güç kullanmasına imkan tanımadıkları mevkii. Seitai shogun kelimesinin kısa halidir. Barbarları yenen general anlamına gelir. Zamanında Japonya’nın kuzeyinde yaşayan relatifli geri kalmış bir halk olan Ainu’ları yenmeye yollanan generallere verilen sıfat. Daha sonra sadece tek kişiye verilen, imparator yerine ülkeyi yöneten kralvari bir feodal makama dönüşmüştür.

Samuray;

Japon feodal yönetiminde askeri aristokrat sınıf ve bu sınıftan olan savaşçılara verilen isim..Normal halk sınıfının hayatları üstünde söz hakkına sahiptiler ve işaretleri olarak da iki kılıç taşırlardı..Özel hak ve imtiyazları 1871’de feodal yönetimin düşmesiyle kaldırıldı..

Ronin;

Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.

Bushido;

Japonca “savaşçı’nın yolu”. Samuray sınıfının davranış biçimini belirleyen kurallar toplamı.

Edo;

Şimdi Tokyo olan şehir. Tokugawa shogun’u Edo kalesini yaptırıp Japonya’yı oradan yonetmiştir.

Daimyo;

Japonya’nın modernleşme sürecinde kritik rol oynayan landlord ( derebeyi )’lar. Samurayların korumasında güç odağı halinde iken (merkezde shogun olmasına rağmen) zamanla tacir sınıfı ile yakın bağ kurup Japonyada faşist bir düzene gidilmesine yol açmışlardır. Zira gözden düşen samuray’lar ronin mertebesiyle geri dönüp gidişatı değiştirmiştir.

Seppuku;

Seppuku sonu harakiri ile tamamlanacak olan törenin adı’dır. Japonların diğer sanatlarında olduğu gibi bu da bir tören veya bir ahenk ve uyum içinde olmalıdır.

Seppuku’nun bir tören şeklinde gerçekleştirilmesi Edo döneminin ortalarında başlamıştır.Samurayların kendi onurlarını korumak için veya onurlu olduklarını ispat etme amacıyla yaptıkları “kendi kendilerini cezalandırma” ya da “onurlandırma” törenidir. Bir süre sonra Japonlar karnın kesilmesi ile ilgilenmezler. Önemli olan onur için ölmeye hazır olmaktır. Zaten seppuku törenlerinin hemen hemen tümünde karın kesildikten sonra veya kesilmese de ölecek kişinin arkasında bekleyip o kişi hazır olduğunda kafasını ” katana ” ile kopartacak “kaishakunin” adlı bir görevli vardır. Örneğin sensu-bara adı verilen bir seppuku çeşidinde, samuray v.s karnının üzerine bambudan yapılmış bir yelpazeyi koyar ve sadece başını acı çekermiş gibi öne doğru uzatır…..uzattığı anda da kafa zaten kaishakunin tarafindan uçurulur. Diğer bir seppuku yöntemi ise juu-bun seppukudur ki şöyle gelişir; kişi karnını haç şeklinde keser ( + ) ve yarar. Yardıktan sonra hemen ölmediği gibi iç organlarını dışarı çıkarıp mümkünse toprağa koymaya çalışır ve yine orada ölürmüş.

Su samurundan elde edilen post…

Lutr, Lutra, (Fransızca loutre),

Susamuru ,

Su iti,

Sansargillerden, tüyleri koyu kahverengi, iyi yüzen, kürkü beğenilen, küçük bir tür hayvan, lutr.

Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünde hayat süren bir sansargiller türünden bir su hayvanıdır.  Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır.

Samurlar Avustralya ve Antartika dışında tüm dünyada yaşarlar. Suyun yanında veya içinde yaşayan susamurları genellikle sucul yaşama iyi adapte olmuşlardır. Kulakları ve burnu daldıkları zaman kapanır ve uzun vücutları, perdeli ayakları ve uzun kuyrukları onları mükemmel yüzücüler yapmışlardır. Uzunluğu 25-35 ve ağırlığı 5 kg.’dir. Dev susamurunun ise uzunluğu 96-123 cm, kuyruk uzunluğu 45-65 cm ve ağırlığı 30 kg.’ı bulmaktadır. Postu koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadar. Rahatça 30 metre derine dalar.

Nehir ve göl kenarlarında yaşayan su samuru, hayatının büyük kısmını suda geçiren memeli hayvanlardan biridir. Kutup ayıları, foklar, yunuslar ve balinalar gibi bazı memeliler de çoğunlukla suda yaşarlar. Ancak su samurları, suda yaşayan diğer memelilerden farklı olarak kendilerini sıcak tutacak vücut yağlarına sahip değildirler. Fakat buna rağmen yaşamlarını soğuk sularda normal bir şekilde sürdürebilirler.


Su samurlarının soğuktan korunmalarını sağlayan tek unsur kalın kürkleridir. Bu kürk, güzel bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra kürkü oluşturan tüyler sayesinde adeta hayvanı üşümekten ve ıslanmaktan koruyan bir zırh gibidir. Su samurlarının kürkleri iki çeşit tüyden meydana gelmektedir. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır. Uzun tüyler ise kısaları saklarlar.

Köpeklerin koku hassasiyetlerine benzeyen güçlü bir koku alma duyuları vardır. Bu özelliklerini genelde karada avlanmak, iletişim kurmak ve tehlikeyi sezmek için kullanırlar. Su samuru yuvasını akarsuların veya bataklıkların yanı başında kazar. Fakat yuvanın giriş deliği daima suyun içindedir. Bu sayede suya dalamayan hayvanların yuvaya girme olasılığı ortadan kalkmış olur. Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinin beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin düzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmalarını sağlar.

“Akdeniz anemisi” de denilen kansızlık hastalığı…

Talasemi, (İng. thalassemia ).

Kalıtsal olarak globin genlerindeki kusurlar nedeniyle, zincirin tümü veya belirli bir bölümünün üretilemediği, anormal hemoglobinlerin oluşturduğu ve hemolitik anemiye neden olan bir kan hastalığıdır.

Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Eski yunancada “Thalas” kelimesi   deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi hastalığı bulaşıcı değildir. Toplumda bu hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda yaygın bir fikir var oysa bu hastalık genetiktir.

Talasemi MajorCooley anemisi (Hasta Tip): Akdeniz anemisi olarak da bilinir. 3-4 aylıkken başlayan, sürekli kan nakli gerektiren çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için gerekli hemoglobini yeterli miktarda yapamazlar. Halsizlik, solgunluk iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer-dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme iskelet sisteminde değişiklik, yüz ve kafa kemiklerinden başlayarak kemiklerde değişiklik ve tipik bir yüz görünümü ortaya çıkar.Bu hastalar hayatları boyunca düzenli tedavi görmek zorundadırlar. Uygulanan tedaviler zor ve pahalıdır.

Talasemi İntermedia (Hafif Hastalık Tipi): Genellikle bir yaşından sonra tanı konulur. Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif tipidir.

Talasemi Minör (Taşıyıcı Tip): Bu bireyler tamamen sağlıklıdırlar. Eğer her iki ebeveyn Talasemi taşıyıcı ise her gebelikte %25 olasılıkla normal, %50 olasılıkla Talasemi taşıyıcısı, %25 olasılıkla Talasemi majör çocuk doğabilir. Eğer ebeveynlerden biri Talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk %50 ihtimalle taşıyıcı olabilir. Bu nedenle anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce Talasemi taşıyıcısı olup olmadıklarını bilmeleri önemlidir. Talasemi taşıyıcılarının büyük çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler. Ancak Talasemi majörlü bir çocuk sahibi olduklarında ya da özel kan testi yaptırdıklarında öğrenirler. Taşıyıcılık bulaşıcı değildir. Talasemi taşıyıcılığı bir hastalık değildir ve tedavi gerektirmez. Taşıyıcılık evlenmeye engel değildir.

Önlenmesi kolay ve ucuz olan bu hastalığın önüne geçebilmek için son 10 yıldan beri bütün dünyada 8 Mayıs “Dünya Talasemi Günü” olarak kutlanmaktadır.

Kocaeli’nin Karadeniz kıyısında turistik bir yöre ve liman….

Kerpe,
(Eski adı, Kalpe).


Karadeniz kıyısında son derece güzel doğal güzellikleri olan küçük bir kıyı kasabasıdır. Yöre halkı manav kökenli olup balıkçılık ve tarım yapmaktadır. Karadenizin en güzel koylarından ve falezlerinden oluşanan kıyı şeridi her mevsim ziyaretçilerine muhteşem görüntüler sunmaktadır.

Antik ismi Kalpe olan ve İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden eski ve önemli bir yerdir. Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu yedinci yüzyılda Miletli veya Megaralı kolonistlerce karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs-pazar yeri (emporion) ve liman kenti olarak kuruldu.Kerpe Bitinya Krallığı’nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Istanbul’un odun, kömür, tomruk gibi ihtiyaçları Kerpe’den sağlanmıştır.

Stratejik konumu nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim devam etti. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un odun ve odun kömürü ihtiyacını karşılamıştır.

Eskiden pek bilinmeyen Kerpe, tanıyanların kıskançlıkla kendilerine sakladıkları bir yerdi. Yıllarca, eletriksiz, susuz hatta yolsuz olmasına rağmen tutkunları tarafından vazgeçilemeyen bir yerleşim yeriydi. Günümüzde bu sorunlar bulunmamaktadır ve Kerpe’ ye olan talep çok daha artmıştır.

Kandıra’ ya 10 km. , İzmit’ e 50 km. uzaklıkta masmavi deniziyle, sırtını çam ormanlarına dayamış şirin bir Karadeniz köyüdür. Kerpe son derece elverişli bir coğrafi konuma sahip, sırtını alabildiğine sık çam ormanlarına dayamış, bu şekilde kuzeyden rüzgar almıyor. Denizi ise çocuklu aileler için idealdir. Karadenizin o meşhur dalgasını burada, fırtınada bile görmeniz pek mümkün değildir. Kayalıkar haricinde ise tamamıyla kumdur. Su, 150 metre ileride bile bazı yerlerde boyu geçmeyecek kadar sığ.

Kerpe’ deki eşsiz güzellikteki  “Kayalıklar” ise birçok insanın buraya gelmesi için tek sebep durumundadır. Tırmanarak ya da dalarak değişik heyecanlar yaşayabileceğiniz Kerpe Kayalıklarında, ayrıca ilginç mağaralar da bulunmaktadır. Özellikle kayaların altındaki boşluklar, dalış sporu meraklıları için idealdir.

Şirin tatil yöremiz Kerpe, İlkçağ Bithynia’sının bir limanı olup Kefken Adası’nın yaklaşık 8 km. güney batısındadır. Eski adı Kalpe, Helen dilinde çanak, çömlek, testi, küp anlamına gelir. Kalpe adı ilk kez, (İ.Ö.) 400 ‘de ünlü Onbinler’in buraya gelmesiyle, Xenophon’un Anabasis’inde anılır. İran seferinin dönüşünde, Onbinler, Sinop ‘tan gemilerle Ereğli’ye gelmişler ve burada üçe bölünmüşlerdi. 4500 kişilik birinci bölüm, Ereğlililerden kiralanan gemilerle yola koyulmuş, baskın edip tüm çevreyi talan etmek için Kalpe Limanı’na çıkmıştır.

Ama işler umulduğu gibi gitmez ve Bithynia’ lılar düşmanı öldürür ve geri kalanları tepeye sıkıştırarak kuşatmaya alır. Ancak ordunun diğer bölümünün geldiğini haber alan Bithynia’lılar kuşatmayı kaldırarak geri çekilir. Kalpe Limanında birleşen üç grup ölülerini gömer ve tümülüs yaparlar. Xenophon kurban ciğeri falında başkomutanlığın ona hayırlı olmayacağını öğrendiği için , başkomutanlığı Neon’a bırakır. Yörede birkaç gün konakladıktan sonra yiyeceğin tükenmesi nedeniyle çapul akınlarına başlarlar. İranlı Satrap Phrnabazos’un atlıları , bir akıncı koluna saldırır ve 500’den fazla asker öldürür. Aynı akşam Bithynia’lılar da, Kalpe Limanı’nda, yarımadada konaklamış olan ordunun ileri karakollarına saldırırlar, birçok askeri öldürürler. Ertesi gün, ordu çapul akınını toplu olarak yürütmek amacıyla kentin iç bölümlerine köylere uzanır. Orada da Pharnabazos’un gönderdiği ; Spithridates ve Rhathines komutasındaki satraplık ordusu görülür; ancak savaşı Onbinler kazanır.

Adapazarı Ovası’na verilen bir başka ad…

Akova, Adapazarı ovası,

Sakarya ilinin Merkezi olan Adapazarı Akova adıyla anılan düzlükte, İl’in en büyük ovasıdır. Bir adı da “Adapazarı Ovası”dır. Aşağı Sakarya Vadisi’nde Sapanca gölü ile Adapazarı’nın doğusunda yer alır. Doğuda Keremali Dağı’nın eteklerine dek uzanan Akova, Marmara Bölgesi’nin En büyük ovalarından biridir. Sakarya Havzası’nın aşağı kısmındadır. İl toprakları içerisinde Adapazarı Ovası (Akova), Pamukova (Akhisar Ovası), tektonik kökenli düzlük alanlardır. Geyve Boğazı aynı zamanda bu iki ovayı birbirine bağlamaktadır.

Akarsuların taşıdığı alüvyonlardan oluşan bu ovalar ilin tarım alanlarıdır. Adapazarı Ovasının bulunduğu alan kırık fay hattı üzerinde olduğundan, tarih boyunca çeşitli depremlere sahne olmuştur. Sakarya Irmağı’nın taşıdığı kalın bir alüvyon tabakasıyla kaplı olduğundan çok verimlidir. Ova’yı güneyden kuzeye doğru akan Sakarya Irmağı ve doğudan güneye doğru akan Mudurnu Çayı sulamaktadır.

Ovada mısır, şeker pancarı, patates, buğday, arpa, soğan, ayçiçeği, fındık, meyve ve sebze yetiştirilir. Özellikle üzüm, elma, domates, armut, karpuz, kavun, kiraz, dolmalık biber, lahana, ayva, sakız kabağı, taze fasulye, erik, şeftali ve ceviz yetiştirilir.

Mezopotamya mitolojisinde, sedir ormanlarını bekleyen dev tanrı….

Humbaba, (Asur).

Huwawa (Babil),

Akad mitolojisindeki canavarımsı bir devdir. Tanrıların yaşadığı sedir ormanının bekçisi, koruyucusudur. Yüzü aslan yüzüdür.

Huwawa veya Humbaba Hititler ve Hurriler’ de Kupapa’ dır, ki Kibele olarak Yunan ve Arap dillerine çevrilmiştir. Öz olarak mitolojinin belirttiği gibi bir dev değil, bir Tanrıçayı, onun da ötesinde ata tanrıçayı temsil eder. Gılgamış destanında geçtiği gibi ana tanrıçadan kopup gelen ve uygarlaşmanın akabinde ona ihanet eden kişi Endiku’ dur. Gılgamış destanı Huwawa’ yı öldürmekten korkar, zira ona yabancıdır. Fakat Endiku, onu bilmekte, tanımaktadır. İhanetin mantığı içinde düşünülürse Endiku’nun yaşaması için Huwawa’nın ölmesi zorunludur.

Gılgamış Destanı’nda bunlardan başka şu tanrıların adları anılmaktadır;

Adad (Fırtına yağmur tanrısı),

Antum (An’ın karısı),

Absu (Tanrıları meydana getiren su),

Aruru (Yaratıcı tanrıça Endiku’yu kilden yarattı),

Aya (Utu’nun şafağı ve gelini),

Belit-Şeri (Yeraltı yargıçlarının zabıt katibi),

Dilmun,

Dumuzi (Ya da Dumu-zid),

Tammuz ya da Temmu (Samilerde Verimlilik tanrısı Çoban demek İnanna’nın da kocası), Endukugga ve Nindukugga (Yeraltı tanrı ve tanrıçası Enlil’in ana-babası),

Enkidu (Aruru’nun yarattığı yabanıl yaratık),

Enugi (Sulama tanrısı),

Haniş (Kötü havayı haber veren göksel varlık),

Humbaba ya da Huvava (Sedir ormanı bekçisi canavar, Anadolu’lu bir tanrı olduğu sanılıyor), İgigi (Gök tanrılarının ortak adı),

İnsan-akrep (Tanrıların karşıtı),

İrkalla ( Ereşkigalin bir başka adı),

İşullana (An’ın bahçivanı),

Lugabanda (Çoban-tanrı, kral Gılgamış’ın babası ya da koruyucusu),

Mammetum (Alınyazısı-tanrısı),

Namtar (Uğursuzluk şeytanı, hastalık getirici Yeraltı ülkesinin başpapazı),

Nergal (Yeraltı tanrı Ereşkigal’in kocası),

Ningal (Ay tanrısının karısı, güneşin annesi),

Ningirsu (Ninurta’nın eski adı Verimlilik tanrısı),

Nirnurta (Ningirsu’nun yeni adı Savaş ve bereket tanrısı),

Gizzida ya da Ningizzida (Bereket tanrısı Hayat ağacının efendisi).

Enzu (Ay tanrısı Sin’in öbür adı),

İşkur (Tanrı Adad’ın Mezapotamya Samilerinde kullanılan adı).

İştar (Savaş ve aşk tanrıça Mezapotmaya’ nın en ünlü tanrıçasıdır).

Trabzon’un Sürmene ilçesine özgü, ekşimsi tadı olan bir peynir cinsi…

Aho,

Karadeniz, Trabzon bölgesi için peynir çeşitleri; Varil Peyniri, Kebir Tam Yağlı Peyniri, Minzi Peyniri, Sürmene Aho Peyniri, Tonya Kaşarı, Yayla Peyniri, Koleta Peyniri, Otlu Peyniri, Sürmene Çökelekli Meleze Peyniri, Akçabat Tel Peyniri, Golot Peyniri, Tamyon Peynir.

Beyaz peynir çok fazla gözenekli ise alırken bir kez daha düşünün. Gözeneklerin fazlalığı, asitli süt kullanıldığını gösterir. Beyaz peynir ambalajına fazla su salmışsa bu peynirin yeterince olgunlaşmadığını gösterir.Tadıldığında çok fazla ekşilik veren beyaz peynirden kaçının. Ancak ekşi oranı çok az olan peynirde yoğurt kültürünün kullanılmış olabileceği aklınızda olsun. Taze kaşar peyniri açık sarı renkte, homojen yapıda, süt kokulu, kolay dilimlenebilir ve az tuzlu olur. Dil peyniri az tuzlu olmalı ve lif lif ayrılabilmelidir.

Peynir, ışıksız ortamda (buzdolabında, sebzelik gözünde) saklanmalıdır. Peynir hemen tüketilmeyecekse, kendi ambalajında saklanmalıdır. Ambalajı açıldıktan sonra ise mutlaka saklama kabında veya ambalaj malzemelerine sararak korunmalıdır. Aksi takdirde peynir nemini kaybeder, aroması ve lezzeti azalır.  Peynir dilimlere ayrılmadan saklanmalıdır, böylece dış ortamla teması en aza indirilebilir.  Kızartma peynirler tüketilmeden önce 4-5 saat suda bekletilerek tuzu alınmalıdır. Beyaz peynir dışındaki peynirler yıkanmaz, su ile temas peynirin lezzet ve aromasının kaybolmasına yol açar. Beyaz peynirleri keserken, bıçağı ıslatmak peynirin düzgün kesilmesine yardımcı olur.

Yaprakları salata gibi yenen kokulu bir bitki….

Roka, (Eruca sativa). Rumca.  Eruca sative, Garden rocket, Roquette.   Roka, Balık, Rakı .  Yazmazsam kendimi suçlu hissederim.  Afiyet olsun.

Turpgillerden, yaprakları salata gibi yenen, 20-40 santimetre yüksekliğinde, kokulu, bir iki yıllık bir bitki olan roka, sebze olarak bahçelerde yetiştirilen, kokulu, bir iki yıllık bir bitkidir.  Örneğin Slovenya’nın Koper bölgesinde peynirli börek yapımında kullanılır. İtalya’da özellikle Venedik kenti civarında pizza ve makarna yemeklerine konur.    C vitamini açısından oldukça zengindir. Ayrıca, K ve P vitamini ile çeşitli mineraller içerir.

Yapraklar toplu, dişli kenarlı ve tüylüdür. Çiçekler sarımtrak veya beyazımtrak olup, üzerleri morumsu damarlıdır. Sebze olarak bahçelerde yetiştirilir. Sert kokulu ve baharatlı bir bitkidir. Kök ve tohumdan üretilir. Bol sulak yerlerde yetişir.Bitkinin yaprakları yakıcı, lezzetli bir uçucu yağ ihtiva eder ve C vitamini taşır. C vitamini miktarı oldukça yüksek olup, 100 gram taze yaprakta takriben 150 mg kadar bulunur. Roka yaprakları daha çok sonbahar ve kış aylarında salata olarak kullanılır. İştah açıcı, uyarıcı, kuvvet verici ve öksürük kesici özelliği vardır. Tohumları da aynı etkileri gösterir. Afrodizyak özeliği vardır.     Roka iştah açıcıdır. Mideyi kuvvetlendirir ve hazmı kolaylaştırır. İdrar söktürücüdür. Karaciğere faydalıdır. Karaciğer ağrılarını giderir, kanı temizler ve sarılığı keser. Uyarıcıdır. Vücuda kuvvet verir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Cinsel gücü ve isteği arttırır. Öksürüğü keser. Vücuttaki zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Çeşitli esansları, P ve K vitaminleri, çok faydalı mineralleri içeren rokanın, karaciğerin dostu, mideyi kuvvetlendirici, kansızlığı gideren ifade ediliyor.

Uzmanlar, yeşil salata şeklinde yenen rokanın, tadı ve asitleri ile mideyi çalıştırdığını, hazmı arttırdığını, iştahı açtığını, böbrekleri çalıştırdığını,öksürük kesici, idrar söktürdüğünü ve karında toplanan suyu boşalttığını bildiriyor.  Rokanın yaprakları, kökü ve tohumları kullanılır. Kökünden ve tohumlarından baharat üretilir. Baharatı yemeklere güzel koku ve tat vermek için kullanılır. Yapraklarının ise salatası yapılır.

Roka salatası;

Malzemeler; 1/2 demet roka,  2 dal taze soğan  10 adet kiraz domates  1/2 adet limon  zeytinyağı.    

Yapılışı; Rokalar iyice yıkanıp, doğranır,  Soğanlar ince ince doğranır.  Domatesler dörde bölünür.  Limonun suyu sıkılıp zeytinyağı ile karıştırıldıktan sonra salatanın üzerine gezdirilir. .

“Beklenen Şarkı”, “Aysel, Bataklı Damın Kızı”, “Şehvet Kurbanı” gibi filmleriyle tanınmış, Türk sinemasının ilk kadın yıldızı….

Cahide Sonku, asıl adı Cahide Serap (27 Aralık 1916, Yemen – 18 Mart 1981, İstanbul), Sinema ve tiyatro oyuncusu. Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızıdır.

16 yaşında Darülbedayi’ye girmiş, zamanla İstanbul Şehir Tiyatroları’nın gözde oyuncuları arasında girmiştir. Muhsin Ertuğrul döneminin önemli isimlerindendir. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya geçti. Daha sonra 1950 yılında kendi adına Sonku Film şirketini kurdu. “Fedâkar Ana” filmiyle yönetmenliği denedi. Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Arka arkaya Shaw, Tolstoy, Shakespeare, Çehov gibi yazarların oyunlarında rol alarak şehir tiyatrosunun önde gelen kadın oyuncularından biri oldu. Bir süre sonra Fabrikatör İhsan Doruk ile evlenen Sonku’nun bu evlilikten Ender adında (d.1953) bir kızı oldu. Daha sonra bu eşinden de boşandı.

“Bataklı Damın Kızı Aysel” adlı filmle ünlenen Cahide Sonku, o günden sonra adeta bir “fetiş” oldu ve hemen her filmde erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle izleyicinin karşısına çıktı. 1963 yılında bir yangın sonucu kurmuş olduğu Sonku Film’in yanması üzerine iflas eden Cahide Sonku hayatının geri kala kısmında kısa bir süre Şehir Tiyatrosu’nda çalıştı. 1961’de Dormen Tiyatrosu’nda ‘Taşra Kızı’ ile sahneye döndü. Ama içki düşkünlüğü nedeniyle bu tiyatrodan ayrıldı. daha sonra buradan ayrılan Sonku,ömrünün son yıllarını sefalet içinde geçirdi.  1979 yılında Sinema Yazarları Derneği hizmet ödülünü aldı. Alkol bağımlısı olduğu da ileri sürülen Sonku, 1981’de Alkaraz Sineması’nda fenalaşarak 64 yaşında öldü. Zincirlikuyu mezarlığına gömüldü.   Sonku, zarifliği ve güzelliğinin yanı sıra temiz Türkçesi, düzgün diksiyonu, rolüne kişiliğini katmasıyla büyük bir üne ermiştir.

Filmleri;

Söz Bir Allah Bir 1933, oyuncu,

Bataklı Damın Kızı Aysel 1935, oyuncu,

Akasya Palas 1940 oyuncu,

Şehvet Kurbanı 1940 oyuncu,

Kıskanç, 1942 oyuncu,

Yayla Kartalı 1945 oyuncu,

Senede Bir Gün 1947 oyuncu,

Fedakar Ana 1949 yönetmen,

Bir Kavuk Devrildi 1939,

Fedakar Ana 1949

Yuvamı Yıkamazsın, 1947

Kızılırmak-Karakoyun 1946,

Vatan ve Namık Kemal, 1951 yönetmen ve oyuncu,

Beklenen Şarkı (film) 1954 yönetmen ve oyuncu,

İlk ve Son

Kaynakça; http://tr.wikipedia.org/

Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi halife tayin ettiği gün olarak kutlanan Alevi bayramı…

Gadir Hum,

Hazreti Muhammed’in Hicretinin 10. yılında Veda Haccı dönüşünde Hazreti Ali’yi taltif ettiği gün olarak kutlanan ”Gadir-i Hum Bayramı”  dır. Bu bayram, Kurban Bayramı’ ndan sonraki sekizinci güne denk geliyor. 29 Zilhicce, Hz. Muhammed’in Medine’ye göç etmek zorunda kaldığı gün, düşmanların dikkatini çekmesin diye Hz. Ali’nin onun yatağında yattığı gece olarak biliniyor.

Arap alevilerinde bazı özel günler kutsaldır ve bu günlere bayram denir. Bayramların en önemlisi arapçada iydil ğadir, denilen gadir humm bayramıdır. Zahiri olarak bu günde peygamber Hz. Ali’ yi yerine vasi, veli, mevla, halife ve imam olarak seçip atadığı için kutlanır. Ama bu arap alevilerinde görünen kısımdır ve dışarıya bu şekilde aktarırlar. Batıni olarak ise bu gün peygamberin Ali ile ilgili bir çok sırrı açıkça ortaya koyduğunu ve ilan ettiğini söylerler. Bu sebeple bu gün arap alevilerinin en büyük bayramıdır.  Türkiye genelinde nüfus itibariyle en fazla Alevi yoğunluğunun Hatay’ da bulunduğu bilinmektedir. Gadir Hum Bayramı Alevi halkının en büyük bayramıdır. Alevi inancına göre Gadir Hum Bayramında çalışmak günahtır. Hatta o gün cehennem ateşi bile yanmamaktadır.

Avustralya' da yaşayan kısa bacaklı bir hayvan…

Vombat,

Vombatlar (Vombatidae), yaklaşık bir metre uzunluğunda, 4 ayaklı, kısa bacaklı, kısa kuyruklu keselilerdir. Güneydoğu Avustralya ve Tazmanya‘nın ormanlık ve dağlık bölgelerinde yaşarlar. Dışkıları kare şeklindedir. 3 türü vardır:

Bayağı vombat (Vombatus ursinus)

Kuzey kıllı burunlu vombatı (Lasiorhinus krefftii)

Güney kıllı burunlu vombatı (Lasiorhinus latifrons)

Vombatlar yalnız Avustralya anakarası ile Tasmanya Adası’nda yaşayan keseli hayvanlardır . Tombul görünüşlü gövdelerinin uzunluğu yaklaşık 1 metre, postları kahverengimsi boz ya da sarımsı bozdur. Kuyruklan kısa ve küt, bacakları kalın ve çok güçlüdür. Ayı yavrusunu andıran bu hayvanlar gündüzleri toprakta kazdıkları uzun tünellerde geçirir, geceleri dolaşmaya çıktıklarında ot, yaprak, kök gibi bitkisel maddelerle beslenirler. Dişleri kemiricilerde görüldüğü gibi sürekli uzar. Dişlerin keskin ve belli bir uzunlukta kalması aşınmayla sağlanır. Vombatların iki türü vardır. Bayağı vombat (Vombatus ursinus) kısa kulaklı, kaba postlu ve tüysüz burunludur. Çok daha az rastlanan burnu tüylü vombatın (Lasiorhinus barnardi) postu daha ince tüylü, kulakları daha uzundur. Vombatlar ürkek ve uysaldır. Ama yavrularını korumak için saldırmaktan kaçınmazlar. Tünellerde yaşama alışkanlıkları tarım alanlarına zarar verdiğinden çiftçilerin düşmanlığını kazanmışlardır.

http://tr.wikipedia.org

Gözdeki billur cismin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık…

Katarakt, (Fr. cataracte, İng. cataract ).

Perde, Aksu, Boz inmesi, Akbasma.

Gözdeki billur cismin saydamlığını yitirerek ağarmasından ileri gelen ve görmeyi engelleyen rahatsızlık olup göz perdesi de denir. Halk arasında Aksu, Boz inmesi, Akbasma gibi isimlerle de anılır. Doğuştan veya kazanılmış nedenlerle, tam veya kısmi olarak göz merceği veya mercek kapsülünde, proteinlerin presipitasyonu sonucu göz merceğinin saydamlığını kaybetmesi, donuklaşması ve ışığın geçişine izin vermemesiyle belirgin, göz merceğinin en yaygın ve en önemli bozukluğudur.

Göz merceğinin bulutlanıp, görmenin bozulması çoğunlukla 50 yaşından sonra görülür. Nedeni göz yaralanması, şeker hastalığı, gözün uzun süre ışığa maruz kalması, damar sertliği veya beze hastalığıdır. Bazen doğuştan da olabilir. En çok yaşlılığın neden olduğu hastalıktır.  Göz kameraya benzeyen optik bir sistemdir. Dışarıdan gelen ışık ve görüntülerin görme merkezine net olarak ulaşabilmesi için, önce gözün en dış saydam tabakası olan korneada, sonra gözün içindeki lens tabakasında kırılması gerekir. Normal şartlarda bu iki tabaka da saydam yapıdadır. Göz merceğinin yoğunlaşması görüntüyü bulanıklaştırır. Opaklaşma arttıkça hem uzak hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır.

Kataraktın ilaçla veya gözlükle tedavisi mümkün değildir. Tek tedavisi ameliyattır. Ameliyat, şeffaflığını kaybetmiş olan göz merceğinin alınıp yerine yeni bir göz merceğinin yerleştirilmesi sistemine dayanmaktadır.

Katarakt tedavisinin en güncel olan ameliyat sistemi Fako cerrahisidir. Fako cihazı, saniyede 40.000 defa titreşen ses dalgaları yardımıyla kataraktı göz içerisinde eritir. Böylece katarakt temizlendikten sonra, katlanabilir ve akrilik maddeden üretilmiş mercek göz içerisine yerleştirilir. Fako cihazı sayesinde göz içerisine çok küçük bir bölgeden girilerek ameliyat tamamlanmaktadır. Her türlü katarakta uygulanabilmektedir. İşlem süresi kısalmakta ve ameliyatın emniyeti artmaktadır. İşlemi tamamlarken Katarakt Lensin (mercek) bulanıklaşmasıyla karakterizedir, bu lens doğal olarak gözünüzün içinde bulunur.( fotoğraf makinasının içindeki mercek gibi)

Katarakt ameliyatı; mikroskop altında, ameliyathanede mikropsuz bir ortamda gerçekleştirilir. Lokal anestezi ile ameliyat olanlarda birkaç saatlik yatak istirahatı yeterlidir. Göz lokal damla veya uyuşturucu bir iğne ile hareketsizleştirilir ve ağrı duyusu böylece ortadan kaldırılır. Kataraktın olgunluk derecesine göre ultrason (Fako) ile dikişsiz veya klasik yöntemle dikişli olarak yapılabilir. Katarakt alınarak yerine suni göz içi lensi konulur. Kesi yeri: 3.2 mm. lik bir yerden dikişsiz veya klasik yöntemle dikişli olarak yapılabilir. Ameliyat esnasındaki zorluklar ve olası beklenmeyen durumlar çok ender ve önceden tahmin edilemezler. Bazen arka kamara yerine ön kamaraya veya askılı mercek uygulanabilir. %5 vakada arka kapsül yırtılabilir, kanama olabilir, çok ender durumlarda da görmenin kaybıyla sonuçlanabilir. Vakaların birçoğunda (95%), katarakt ameliyatı ağrısızdır. Görme çok hızlı düzelir ve birkaç hafta sonra en iyi görmeyi sağlayan gözlük yazılabilir. Gözde bulunan başka hastalıklar görmeyi etkileyebilir. Ameliyat sonrası iki ay süreyle damla ve merhem uygulanır. Bu süre içinde araba kullanmak tehlikeli ve ağır işlerde çalışmak uygun değildir. Vakaların %30 da,birkaç yıl geçtikten sonra ikincil bir puslanma olabilir, ikincil katarakt olarak adlandırılan bu durum yag lazerle ortadan kaldırılabilir.

Kaynakça; http://tr.wikipedia.org

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşayan büyük veli…..

Emir Sultan,

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa’da yaşayan büyük veli.

İsmi Muhammed, lakabı Şemsüddin’dir. Babasının adı Ali’ dir. 1368 (H.770) senesinde Buhara’da doğdu. Soyu, Peygamber efendimize dayanır. Ona, Buhara’da doğduğu için Muhammed Buhari, Seyyid olduğu için Emir Buhari, Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da Emir Sultan denilmiştir.

Emîr Sultan 1430 (H.833) senesinde Bursa’da vebâ hastalığından vefât etti. Vefât ettiğinde 63 yaşındaydı. Emîr Sultan vefât ederken, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yıkayıp, cenâze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefât ettiği gün Hacı Bayrâm-ı Velî mânevî bir işâret ile Bursa’ya geldi. Gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenâze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa’nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.  Emîr Sultan hazretlerinin türbesi yapılırken türbeyi yapan zât, rüyâsında Emîr Sultan’ı gördü. O zâta; şurayı şöyle yap, burayı böyle yap diye, türbesi bitinceye kadar, her gece rüyâda emîr verdiler. O zât, türbe yapımını bitirdikten sonra, bir daha Emîr Sultan’ı rüyâsında görmedi.

Bursa’nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa’nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede “Emir Sultan mezarlığı”nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507’de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804’te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tamir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.

Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa’da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır

Güney Amerika’da yaşayan Jibarolar’da (Jivorolar da denir), özel işlemlerle portakal kadar küçültülen düşman kafasına verilen ad…

Tsantsa,

Amazon bölgesinin uçsuz bucaksız ormanlarında, içlerinden bazıları, avlanmak için hala yayları ve sarbakan denilen üfleme kamışlarıyla kürar zehirine batırılmış oklar atan vahşi halklar yaşar. Bu halklardan ancak birkaçı, pek ilkel şartlarda da olsa tarımla uğraşır. Bu Amazon kızılderilileri içinde en vahşileri, en kan dökücüleri Jivarolardır. Vahşi Jivarolar, savaşta öldürdükleri düşmanlarının, yâni insanların başını keserek “tsantsa” adı verilen savaş hatıraları haline getirmeye pek meraklıydılar. Bu akıl almaz uygulama Jivarolar arasında çok yaygın bir gelenek halini almıştır.

Son derece vahşice olan bu uygulama da düşmanın kafası kesilir. Bütün kemikleri çıkarılıp ve derisi yüzüldükten sonra çeşitli bitkilerle birlikte suda kaynatılan kafatası kızgın taşlar arasında sıkıştırılır. Böylece kafatası, saçları bozulmadan, bir portakal

kadar küçültülür, Tsantsa’ nın, sahibine sihirli bir kuvvet verdiğine inanılır. Bir Jivaro ne kadar çok kafatası küçültmüşse o kadar itibar kazanır.

Belgesellerde anlatıldığına göre, savaşçı kestiği kafayla birlikte düşmanının ruhuna da sahip olurmuş. Küçültülen kafada dikilen ağız ve gözlerin sebebi ruhun kaçışını önlemek içindir. Ruh yerinde kaldığı ve savaşçı tsantsa ya sahip olduğu zaman daha güçlü olurmuş.

Bir soruna çözüm bulunduğunda hoşnutluk belirtmek için kullanılan söz…

Euraka, (Heureka),
Evreka, (Yunanca)

Rivayete göre Arşimet (archimedes) banyoda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini başka bir rivayete göre de şekilsiz bir cismin haciminin, suya battığı anda su hacmindeki değişikliği bularak hesaplanabileceğini bulur.

Buluşunun heyecanıyla Eureka, Eureka (yunanca Buldum, Buldum) diye bağırarak çırılçıplak sokağa fırlar. Arşimet’in, bu ünlü hikayeyisine izafeten bir keşfi kutlarken hoşnutluk belirtmek için kullanılan bir ünlem olmuştur.

Roma donanmasına karşı buluşlarıyla Sicilya Adasının savunmasında başarılar göstermiştir. Roma donanmasına karşı adayı yaptırdığı mancınıklarla, aynalarla güneş ışınlarını yansıtarak gemilerin yelkenlerini yakarak savunmuştur.

1 64 65 66 67