Pirinç ve şekerkamışından elde edilen bir tür rakı …

Arak, (Arapça araq).

Pirinç ve şeker kamışından elde edilen bir tür rakı. Tatlı veya meyve suyu.

Palmiyenin şekerli suyundan ve pirinç mayasından elde edilen içkidir. Hindistan’ da, Goa’ da, Sri Lanka’ da Güneydoğu Asya’ da üretilir. Rom’ a benzeyen bir içkidir. Pirinç, şeker kamışı ve şeker palmiyelerinin saplarındaki tatlı su ile yapılan Toddy şarabının karışımı ile elde olunur. Rengi açık sarıdır.

Arak kelimesi Arapça olup, rakı kelimesiyle aynı kökten müştak bir kelimedir. Yani, rakı kelimesi gibi Arapçadır. “Damıtılmış” anlamına gelir. Rakı ve arak Türklere Arap kültüründen rakı, arak, araklı gibi kavramlarla beraber geçmiştir.

En meşhur arak Cava’ da üretilen Cakarta arak’ ıdır. Orijinal arak %50 ila %60 alkol içerir. Hurma arakı, arpa arakı da belirtilmelidir.

Şüpheli şeylerden kaçmak esas olmakla birlikte Hanefilerde arpadan ve hurmadan yapılan araklara Ebu hanifenin kitabında izin verilir. Yalnız şüpheli olduğundan kaçınılmalıdır denir. Osmanlı Döneminde Bektaşi tarikatların amelde mezhebi hanefilik olduğu için bu ruhsata göre içerler.

Diğer yabancı Rakılar;

Arak, Arrak, Arrack;

Pirinç ve şeker kamışından elde edilen bir tür rakı. Arak (veya Arrak), şekerlendirilmiş pirinç, şeker kamışı melası (posası), şeker ihtiva eden muhtelif bitkilerin tahammürü (mayalanması) ve damıtılmasından elde edilen düşük değerli bir damıtık içkidir ve ayrıca anason da ihtiva etmez. Buna karşılık, incir, kuru üzüm gibi şekerli meyvelerden elde edilen yüksek levsiyatlı (sağlığa zararlı) ve anasonla aromatize edilmiş bir tür düşük vasıflı rakıya Arap ülkelerinde, bilhassa Irak’ta Arak denildiği de bir gerçektir. Ancak, günümüzde gerek literatürde ve gerekse içkilerin klasifikasyon (sınıflandırma) ve spesifikasyonlarında (yapısal özellikleri bakımından) Arak ve Rakı ayrı içkiler olarak tarif ve tasnif edilmektedir.

Anis;

Portekiz’ de ve Fransa’ da üretilen bir rakı çeşidi. Fransa’ da pastis diye de anılıyor. Aynı rakıda olduğu gibi sulandırıldıklarında kirli sarı, beyaz renk alırlar. Pernod, Pastis 51, Ricard gibi markalar vardır.

Sambuca;

İtalya’ da üretilen bir rakı çeşidi. Ramazotti ve Molinari gibi ünlü markaları mevcut. Anason likörü olarak da tabir edilmektedir

Ouzo;

Yunan halkının rakıya benzeyen ama daha az anasonlu hafif içkisi.Ortalama %40 alkol içerir. Uzo’nun anlami İtalyanca uso kelimesinden gelmistir. Osmanli Sultanı icin rakılar gemilerde özel olarak yapılmış tahta sandıklarda taşınırmış. Sandıkların üzerine “Marsilya’da kullanılmak üzere” yazısı İtalyanca “uso Masslia” diye yazılmıştır. Bir rivayete göre bir grup Yunan bu sandıkları açıp rakıyı denemişledir. Hoşlarına giden bu içkiyi üretmeye karar vermişlerdir. Yunanistan’da Türk Rakısı’na en çok benzeyen içkinin anasonlu Tsipouro olduğu söylenmektedir. Uzo’da ise Barbagianni (Barbayanni) markasının çok yakın olduğuda ayrıca belirtilmektedir,

Bir çeşit likör …

Şartröz, (Fr. Chartreuse)

Likör çeşitlerinden biri.

Bir Fransız likörü

Manastırlardaki rahiplerin yaptıkları, portakal kabuğu, nane ve kimi baharatlarla aroma katılmış, açık yeşil ya da sarı renkte bir tür likör.

1084 yılında Fransa’ nın güneydoğusunda Alpler bölgesinde kurulan büyük bir manastırdan adını almaktadır. Bu manastır iki şeye adını vermiştir. Birisi Fransızların ünlü kedisi Şartrö, manastır kedisi ki gülen kedi diye bilinir.Mav, duman renkli güler yüzlü sessiz ve sakin tavırları ile bilinen en eski Avrupaya ait kedidir. İkincisi ise Manastırdaki keşişlerin formülünü yüz yıllarca sakladıkları likörüdür. Şartröz, Fransa’nın güneyindeki Grenoble kentine 20 dakika mesafedeki Chartreuse manastırında icat edilmiş.

1605 yılında manastırı ziyaret eden Mareşal d’Estrees, elindeki reçeteyi keşişlere vermiş ve askerleri için kuvvet veren, mikrop kıran, iştah açan bir iksir yapmalarını istemiş. Keşişler yabani nane, kantaron otu, melek otu, melisa, adaçayı, meyankökü gibi 130’u bulan ot, bitki, baharat ve kökü kah damıtarak, kah alkole yatırıp özünü çıkararak bu iksiri yapmışlar.

Şartrözün yaygın yapılıp manastır tarafından şatışa çıkarılması için ise 1737’yi beklemek gerekmiş. 1789’daki Fransız ihtilali manastırların ticari faaliyetini yasaklayınca, keşişler İspanya’daki Taragona manastırına geçmişler ve Şartröz’ü uzun yıllar orada yapmışlar. 1800’ lerde ise yeşil iksir anavatanına dönmüş, Fransa’da üretimine devam edilmiş. Şartröz, 55 derecelik alkolüyle çok ciddi bir sert içki, bir defa. İçindeki şeker onu likör sınıfına soksa da, şekeri dengeleyen burukluk verici maddelerin çokluğu, onu bir “bitter”, yani acı içki sınıfına da sokabiliyor.

1830’larda kolera salgınında ilaç olarak bile kullanılan iksir, 20’nci yüzyılda ise en popüler içkiler arasına girmiş. Bugün bile Şartröz’le kokteyller yapılıyor, bol kırık buzla aperitif olarak ferahlattığı gibi, yemeğin sonunda sek olarak hazmettirici niyetine de yudumlanıyor.

İngiltere Kraliçesi mesela, balık yediği her öğünün sonrasında balığın yağlı tadını damağından temizlemek için bir kadeh Şartröz içmeden yapamıyor. Şartröz, tatlıcılar ve pastacılar için de bir hazine. Kimi onunla pandispanyasını ıslatıp rayiha veriyor, kimi de çikolata sosuna karıştırıyor.

Mavi ya da Mor renkli çiçekleri koku sanayisinde kullanılan bir bitki …

Lavanta,

Lavendel , Lavande, Lavender, Lavandula, Lavandula angustifolia,

İtalyanca lavanda, İng. lavender, Fr. lavande officinale, lavande vrai, lavande femelle.

Ballıbabagillerden, mavi veya mor renkli çiçekleri koku sanayisinde kullanılan bir bitki.

Lavanta çiçeğinden yapılan ispirtolu esans. Ballıbabagiller (Labiatae) familyasından, çok yıllık, tabanda çalımsı, siyahımsı mor renkli çiçekleri olan, hoş kokulu, batı Akdeniz kökenli bir tür.

Haziran-agustos aylari arasinda mâvi veya mor renkli çiçekler açan, 20-60 cm boylarinda, aromatik kokulu, çok yillik, otsu veya çalimsi bitkiler. Daha çok deniz ikliminin bulundugu bati bölgelerimizde yaygin olan lavantanin, Türkiye’de yetisen iki türü vardir. Bunlar, Lavandula stoechas ve L. angustifolia’dir. Ayrica daha ziyâde kültürü yapilan, Ingiliz lavanta çiçegi (L. spica) olarak bilinen türü de bulunur.

Ingiliz lavanta çiçegi (L. spica): Haziran-agustos aylari arasinda mâvi renkli çiçekler açan, 20-50 cm boylarinda çok yillik otsu bir bitki. Gövdeleri dik ve odunludur. Dallar, yalniz alt kisimlarinda yaprak tasir. Yapraklar kisa sapli, dar ve uzunca, tüylü, beyazimsi-grimsi-yesil renklerdedir. Çiçekler dallarin ucunda, uzun saplar üzerinde toplanmisladir. Çiçekler küçük ve çok kisa saplidir. Çanak ve taç yapraklari tüp seklindedir. Meyveleri parlak siyah renklidir.

Türkiye’de Kuzeybatı-batı ve güneybatı Anadoluda yetişir. Çiçekleri kullanılır. Çiçekleri açmadan toplanır ve su buharı ile distile edilerek, hemen uçucu yağ elde edilir. Uçucu yağında organik asitler, pinen, kâfur, camphen vs. gibi maddeler bulunur. Lavanta çiçeği, kuvvet verici, idrar söktürücü ve romatizmaya karşı çay hâlinde kullanılır. Çok iyi bir koku vericidir. Hâricen yatıştırıcı olarak da kullanılır. Parfümeri sanâyiinde kullanılan önemli bir bitkidir. Lavanta çiçeğinin bir türü olan Lavandula stoechas, Karabaş olarak da bilinir. Küçük, yoğun, çalımsı bir bitkidir. Yaprakları gri kürke benzer aromatik kokuludur. Çiçekleri mor renkli ve kokuludur yaz aylarında çiçeklenir. Güney Avrupa ve İngiltere’de doğal olarak yetişir. Boy ve Çap: 1 m boy yapar. Çit bitkisi olarak oldukça dikkat çekicidir. Tamamen güneş, zengin ve iyi drenajlı topraklara ihtiyaçları vardır. Asit ve alkalen topraklarda yetişebilir. Yarı dayanıklı bir bitkidir. Baharda budanır. Çiçeklenmeden sonra budandığında iyi bir çit etkisi yapar. Odunlaşmış çeliklerle yazın üretilir.

Çad' da yaşayan bir halk…

Bualar,

(Müslüman bir halk),

Çad Cumhuriyeti,

Afrikanın kuzey ortasında denizlerden uzak bir devlet. Doğusunda Sudan, kuzeyde Libya, batısında Nijer, Nijerya, Kamerun, güneyinde Orta Afrika Cumhûriyeti yer alır.

Başkenti, N’Djamena (Eski adı: Fort Lamy)

Önemli Şehirleri, Sarh, Mundu, Fada, Mongo, Ati, Mussoro, Abeşe.

Yüzölçümü: 1.284.000 km2.

Nüfusu: 6.120.000 (1993 tahmini).

Çad halkı çok değişik etnik unsurlardan meydana gelir.

Belli başlıları şunlardır:

Çad Arapları (%18.2), , Mabalar (% 4.4),

Kanembular (% 4), Tebular (% 4), Tama dili konuşanlar (% 3.9), Fulaniler (% 1),

Sudaniler (Sudan zencileri),

Hausalar, Haddad,

Saralar,

Lisiler,

Masalatlar,

Dajular,

Budumalar,

Fongorolar,

Müslüman olan halk;

Araplar,

Fulaniler,

Sudaniler, Tebular, Tamalar,

Haddadlar, Hausalar.

Çad, Afrikanın ortasında oldukça stratejik bir konuma sâhiptir. Kuzeydeki İslâmî bölgeden güneydeki siyah Afrikaya bir geçiş bölgesi olarak görülür. Günümüzde 5 milyonu aşan nüfûsu, 11 ana ırk grubuna ve pekçok alt gruba ayrılmıştır. Şari Nehri kabaca, kuzeydeki Müslüman olan berber siyahları güneydeki sahra siyahlarından ayırır. Kuzeydeki Müslüman olan grup; hayvancılık yapan Araplar, Sudan sınırına yakın ve çiftçi olan Wadaian ve çöldeki Touboulardan müteşekkildir. Buna karşılık güneyde bulunan en büyük grup olan Saralar çiftçilik yaparlar.

Tedalarla Dazalardan oluşan Tebular Çad’ ın yerlilerindendirler ve bunların da bir kısmı göçebe veya yarı göçebe hayatı sürerler. Tebular daha çok Tibesti dağlarının eteklerinde ve Enidi bölgesinde yaşarlar. Tebular siyasi çalışmalarda da etkili durumdadırlar. Hausalar Orta ve Batı Afrika ülkelerine yayılmış kalabalık bir etnik kitledir. Değişik Hausa grupları arasında önemli kültürel farklılıklar görülür.

Dillerinde Arapça’nın önemli etkisi vardır. Ticaretten yerel sanatlara çok değişik mesleklerle uğraşırlar. Ülkenin güneyinde yaşayan Saralar animisttirler. Saralar, Fransız sömürgesi döneminde onlarla kolayca anlaşmış ve kendileriyle işbirliği yapmışlardır. Bunda belki kuzeydeki Müslümanlarla aralarındaki anlaşmazlığın etkisi olmuştur. Saralar Fransız kültürüne çok çabuk adapte olmuş ve sonraki yıllarda bu kültürün savunuculuğunu yapmışlardır. Arapça’nın resmi dil olmasını isteyen Müslümanlara karşı Fransızca’nın resmi dil olarak kalması için mücadele vermektedirler.

Çad aynı zamanda dünyânın en bol ve en çok çeşitli kelebeleklerine sâhib ülke olarak tanınmaktadır. Dünyânın hemen her yerinden gelen kelebek kolleksiyoncuları her zaman için o güne kadar bulup göremedikleri çeşitlerle ülkelerine dönmektedirler.

"Fatmagül' ün Suçu Ne" , "Bedrana" , "Kara Çarşaflı Gelin" gibi filmleriyle tanınmış sinema yönetmenimiz …

Süreyya Duru, (1930-1988),

Türk film yönetmeni ve yapımcı.

1930 yılında İstanbul’da doğdu, 1988 yılında öldü.

Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi hukuk Fakültesini bitirdi. Murat Film şirketini kurup yapımcılığa başladı. İstanbul’da Aşk Başkadır’ la ilk kez yönetmenliği denedi (1960). Sinema alanında yurtiçi ve dışında büyük başarı elde etti.

Önemli filmler:

Ada (1988).

Bedrana(1974),

Kara Çarşaflı Gelin (1975),

Güneşli Bataklık (1977),

İki Çalgıcının Seyahati – 1962

Derya Gülü (1979),

Uzun Bir Gece (1986),

Çil Horoz – 1987

Uzun Bir Gece – 1986

Geçim Otobüsü – 1984

Güneşli Bataklık – 1977

Ben Bir Garip Keloğlanım – 1976

Kara Çarşaflı Gelin – 1975

Azgın Bakireler – 1975

Yılan Yuvası – 1974

Fatmagül’ün Suçu Ne(1986),

Aç Gözünü Mehmet – 1974

Çılgın Arzular – 1974

Dövüşe Dövüşe Öldüler – 1974

Nefret – 1973

Rabia – 1973

Hayatımın En Güzel Yılları – 1972

Her Şafakta Ölürüm – 1972 Keloğlan – 1971

Ömrümce Unutamadım- Ömrümce Aradım – 1971

Sinderella Kül Kedisi – 1971

Beyaz Güller – 1970

Selahattin Eyyubi – 1970

Ala Geyik – 1969

Kader – 1968

Yakılacak Kitap – 1968

Malkoçoğlu – 1966 , Malkoçoğlu Krallara Karşı – 1967, Malkoçoğlu Kara Korsan – 1968, Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor – 1969, Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri – 1971,

Malkoçoğlu Kurt Bey – 1972

Zengin Ve Serseri – 1967

Siyahlı Kadın – 1966

Dağları Bekleyen Kız – 1968

Damgalı Adam – 1966

Şoför Nebahat Bizde Kabahat – 1965, Şoför Nebahat Ve Kızı – 1964, Şoför Nebahat – 1970

Aşk ve İntikam – 1965

Sevgim Ve Gururum – 1965

Kavga Var – 1964

Avare Yavru Filinta Kovboy – 1964

Şahane Züğürtler – 1964

Döner Ayna – 1964

Yakılacak Kitap – 1963

Büyük Yemin – 1963

Dişi Örümcek – 1963

Ateşli Kan – 1962

İstanbul’da Aşk Başkadır – 1961

Kuzey Amerika' da yaşayan Kızılderili bir halk …

Kızılderili,

Kuzey Amerika yerlilerine verilen genel isimdir. Amerika’nın yerli halkına ortak olarak verilmiş olan Kırmızı Hintliler (Red Indians) adı yanlıştır ; bu ad onlara İspanyollar tarafından verilmiştir . Zira İspanyollar Amerika’ ya geldikleri zaman Hindistan’a ulaştıklarını zannetmişlerdi. Kırmızı Hintli (Red İndian) terimi de doğru değildir. Avrupalılar Yeni Dünyaya çıktıkları zaman vücutları kırmızı boyalı insanlarla karşılaşmışlardı. Bu, bazı törenlerde onların adetiydi. Amerika yerlilerinin derileri sarımtırak beyaz ve esmerdir, fakat hiçbir zaman kırmızı değildir. Karışıklığı önlemek için antropolojistler kendi kendini yeter derecede açıklayan Amerika Hintlileri (Amerindiens) terimini meydana getirmişlerdir. Bu terim Eskimolar hariç bütün Amerika yerlilerini içine almaktadır.

Amerika yerlilerinin boyları çok kısa olmamakla beraber değişmektedir; fakat vücut daima tıknaz ve topludur. Boyun kitlevi, göğüs geniş ve derindir ; omuzlar kalçalar kadar geniştir ve gövde biçimsiz şekilde uzun olup bel bölgesinde hatta kadınlarda bile bir daralma göstermez. Deri koyu esmerimsi sarıdan açık sarıya, hemen hemen beyaza kadar değişir. Yukarıda da belirttigimiz gibi asla kırmızı değildir. Yeni doğmuşlarda mongol lekesi son derece fazladır. Sarı ırklarda olduğu gibi saçlar siyahtır ve kalındır, kesiti yuvarlaktır. Sakal seyrektir, yanaklar üzerinde hemen hemen hiç yoktur. Beden kılları azdır.

Kabileler;

Apaçiler, Apache,

Alaskan Athabaskans

Arapaholar,

Blackfoot ,

Anişinaabe veya Çippeva, (Kuzey Amerika’daki topraklarındaki Metis’ lerin dahil olduğu en büyük kızılderili topluluğudur.)

Cahuillalar, Cherokeeler, Chumashlar, Cowcreekler, Crow, Comanche, Chippewa,

Cherokee -Çerokiler (En büyük), Cheyenne (Cheyanne), Creek

Dakotalar, Delaware,

Hohokamlar,

Iroquois

Kiowa, Krik,

Lakota kabilesi (Diğer ismi, Teton), Lumbee,

Mohikanlar,

Navajo (Navaho),

Ojibva, Ocheeseler, Ohloneler, Osage

Pimalar, Pomolar, Potawatomi, Puget Sound Salish, Paiute,

Seminoleler, Siouxlar, Siyu, Soolar, Spokaneler, Shoshone,

Tlingit , Tohono O’ Odham,

Vakaşlar,

Yaqui,

Yutalar (Utah),

ABD' li ünlü piskanalist, sosyolog …

Erich Fromm,

(1900 Frankfurt Almanya-İsviçre 1980), Musevi kökenli Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur.

1900 yılında Almanya’da doğdu. Heidelberg ve Münih Üniversiteleri’ nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimi alarak 1922 yılında doktorasını tamamladı, 1931 yılında da Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nden mezun oldu. mezun oldu. 1930’ların başlarında Nazi hareketinin güçlenmeye başlaması sonucunda önce Cenevre’ye, ardından aldığı davet ile 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Ruh bilimine Marksist – Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir.

Kitlesel davranışın irrasyonel olduğunu ve bu akıl dışılığın kaynağını araştırdı. Aradığı yanıtların bir kısmını Karl Marx’ın yazılarında buldu.

Karen Horney ile birlikte çalışan Fromm’ un düşüncelerinde Horney’ nin etkisi, Horney’nin düşüncelerinde ise Fromm’un etkisi yadsınamaz.

Kariyerinin sonlarına doğru Mexico City’e taşınarak ekonomik sınıflar ile kişilik tipleri arasındaki ilişkiye dair araştırmalar yaptı. Sosyal ve politik açıklamaları, felsefik ve psikolojik desteklere dayanarak yaptı. 1980 yılında 6 yıl önce emekliliği için taşındığı İsviçre’de öldü.

Önemli eserleri:

Özgürlükten Kaçış (İngiltere’deki ismi ile “Özgürlük Korkusu”) (1941)

Kendini Savunan İnsan / Ahlak Felsefesinin Psikolojisine İlişkin Bir Araştırma (1947)

Ruh Çözümleme ve Din (1950)

Unutulmuş Dil (1951)

Sağlıklı Toplum (1955)

Sevme Sanatı (1956)

Sigmund Freud’un Kişiliği ve Etkileri (1959)

Bırakın İnsan Kazansın : Bir Sosyalist Manifesto ve Program 1960

Zen Budizm ve Ruh Çözümleme – D.T. Suzuki ve Richard de Martino ile birlikte (1960)

Marx’ın İnsan Anlayışı (1961)

Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde Marx ve Freud’un Kıyaslanması (1962)

Sevginin ve Şiddetin Kaynağı (1964)

Tanrılar Gibi Olacaksınız (1966)

Umut Devrimi (1968)

Meksika Köyünde Toplumsal Karakter – Michael Maccoby ile birlikte (1970)

Ruh Çözümlemeciliğin Bunalımı : Freud’un Denemeleri , Marx ve Toplumsal Ruh Bilim (1970)

İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri (1973)

Sahip Olmak mı, Olmak mı? (1976)

ABD' de blues müziğinin önde gelen şarkıcısı …

Janis Joplin,

Janis Lyn Joplin,

Amerikalı şarkıcı, besteci ve blues müziğinin ustası.

60`ların en güçlü Beyaz kadın rock sanatçısı olan Janis Joplin aynı zamanda kendini parçalarına tamamen yansıtabilen muhteşem bir blues ustasıdır. İlk olarak sahneyle tanıştığı San Francisco`nun kendini bilmez grubu Big Brother &amp ile başladı. Big Brother`ı normalden ayırıp farklı kılan Janis Joplin olmuştur. `67 Monterey Pop Festivali`ndeki (belki de en iyi gösterisiydi) filme de çekilen “Ball and Chain” ile onları bir anda hit yaptı. İddialı, baskıcı kişiliği ve sahnedeki rahat, azgın tavırlarıyla Rock müzikte kadının günümüzdeki yerine ulaşmasında da büyük rol oynamıştır.

Janis Joplin Texas, Port Arthur kasabasında büyüdü. Joplin`in sonradan ortaya çıkaniç çekişmeleri ve mutsuzluğu, çevresinin beklentileriyle kendi istediklerinin birbirlerinden çok farklı oluşu ve tüm bunlara ayak uyduramamasına bağlanır.

Joplin`in ilk albümü “I Got Dem Ol` Kozmic Blues Again Mama!”, Big Brother`dan gitarist Sam Andrew`in de çaldığı Kozmic Blues Band ile birlikte dolduruldu. Çok tutulmasına rağmen, Janis Joplin`in çıkardığı en iyi iş denemez; bu yeni topluluk müzik açısından daha cilalı olmalarına rağmen Big Brother`daki elemanlar kadar sıcak değillerdi, yaptıkları müzik ise devamlı soul rock`a kayıyordu. Ancak başarısız olarak nitelendirmek de doğru değil, Janis Joplin`i zirveye çıkaran “Try (Just A Little Bit Harder)” parçasının başarısı asla göz ardı edilemez.

Joplin`in hayatı hemen hemen tüm biyografilerde de dikkatin çekildiği üzere uyuşturucu bağımlılığı, alkoliklik ve kalıcı olmayan kişisel ilişkiler üzerine kurulmuştu sanki.

Ölümünden kısa bir süre önce ise müzikte işler yolundaydı, son albümü “Pearl” için istediği çok yönlü bir müzik için bir araya getirdiği “Full Tilt Boogie Band” -yapımcı Paul Rothschild idi- doğrusu acımasızca eleştiriliyordu ancak “Pearl” Janis Joplin`i, onun olgunluğunu, farkını kanıtlıyordu sanki. Blues`un, soul`un ve halk-rock`ın üstesinden başarıyla gelebildiğini bu harika albümde ilan etmiş oldu.

Albümdeki “Mercedes Benz”, “Get It While You Can” ve Kris Kristofferson`ın “Me and Bobby McGee” parçaları Janis Joplin`in en iyi parçalarındandır. Ancak üzücü bir şekilde 1970 Ekim`inde Hollywood`da bir otelde aşırı dozdan, daha albümü çıkmadan, bir türlü sevemediği yaşama veda etti. “Me and Bobby McGee” ölümünden sonra `71`de bir numaraya yükseldi. Onunki gibi bir sesin bir daha dünyaya gelmesinin ne kadar zor olduğu herhangi bir parçasını dinleyince hemen anlaşılıyor.

Kozmic Blues Band kuruldu. Sam Andrew, Brad Champbell, Carnelius Flowers, Richard Kermode, Gabriel Mekler, Moury Baker, Lonnie Castle, Roy Markowitz, Terry Clements ve Luis Gusco grupta yer alan isimler oldu. Konserlerin ardı kesilmiyordu ve her konser sonrasında müthiş kayıtlar bırakıyordu. 1969 yılında yeni grupla I Get Dem Ol’ Kozmic Blues Again Mama kaydedildi. Albümden öne çıkan parça sayısı bir önceki albümle kıyaslanınca pek iç açıcı değildi ama Janis’ın sesi her şeyi kotarmaya yetiyordu. Kozmic Blues, Try, Maybe, As Good As You’ve Been To This World iyi parçalardı.

ABD' de ünlü bir esir kampı …

Guantanamo,

Guantanamo Kampı, 2002 yılından itibaren askeri hapishane olarak kullanılmakta olan, Guantanamo körfezi askeri üssü nün bir bölümüne verilen isim. Burada, başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ele geçirilen, El-Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundanşüphelenen kişiler tutulmaktadır.

Üç bölüme ayrılır:

Kamp Delta (ki buna Kamp Echo da dahildir),

Kamp İguana, (ve artık kapatılmış olan ),

Kamp X-Ray .

Tesis zaman zaman Guantanamo, Gitmo veya Kamp X-Ray olarak anılmaktadır. Guantanamo Körfezinin bir askeri hapishane olarak kullanılması insan hakları örgütleri ve birçok farklı kesimin eleştiri ve protestolarına neden olmuştur. Bu örgüt ve kesimler tutukluların işkence gördüğü veya kötü şart ve uygulamalara maruz kaldığını belirtip, buradaki tutuklularının yasal durumlarının belirsizliğine işaret etmektedirler. Zira Guantanamo’da tutulanlar, ne savaş suçlusu ne de adi suçlu olarak tanımlanmıştır. ABD yasal sistemine başvuramadıkları gibi ABD yasal sisteminden herhangi bir gözden geçirme de talep edememektedirler.

Bush yönetimi 3. Cenevre Antlaşması’nın tutuklanmış el-Kaide veya Taliban savaşçılarını kapsayamayacağını öne sürmektedir. Hiçbir dış devlet ise bu noktada Bush yönetimiyle aynı görüşte olduğunu belirtmemiştir. ABD politikasını eleştirenler, yönetimin ‘savaş suçluları’ ile ‘yasadışı savaşçıları’ arasında bir ayrım yaratmaya çalışmak suretiyle Cenevre Antlaşması’nı ihlal ettiğini öne sürmektedirler.

Guanatanamo tutukevindeki yasadışı uygulamalara dair Avrupa Parlementosu da bir rapor hazırlamıştır. Daha güncel olarak, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) ve BM çıkardıkları raporlarda durumu bir “insan hakları skandalı” olarak tanımlamışlardır. 20. yüzyılın son çeyreğinde, Guantanamo Askeri Üssü denizlerde yakalanan Kübalı ve Haitili mültecileri tutmakta kullanılmıştı. 1990′ ların başında, askeri darbe sonucu Haiti’ den kaçan Haitilileri barındırmıştır. Bu mülteciler ABD yasal sisteminden Yargıç Sterling Johnson Jr. kampın anayasaya aykırı olduğu kararını 8 Haziran1993′ te verene kadar Kamp Bulkeley isimli bir tutuklu bölgesinde tutulmuşlardır. Son Haitili göçmenler Guantanamo’ yu 1 Kasım 1995′ te terk etmiştir.

16 Haziran 2005’te Birleşik Devletler Savunma Bakanlığı, savunma müteahhiti Halliburton’un üs etrafında 30 milyon $’lık bir güvenlik çemberi ve tutukevi inşa edeceğini ilan etmiştir. 10 Haziran 2006 üç tutuklu ölü bulunmuştur. Pentagon’a göre “kendilerini bariz bir intihar sözleşmesiyle öldürmüşlerdir”

Ege bölgesine küçük ama lezzetli bir karides cinsi …

Çimçim,

Denizlerimizde 61 tür karides tespit edilmiş olup bunlardan 7 tanesi ticari değere sahiptir. Bunlardan Kuruma veya Japon karidesi (Penaeus Japonicus), Yeşil kaplanlar karidesi(Penaeus semisulcatus), Akdeniz karidesi, Oluklu ya da Karabüke(Penaeus kerathurus) türleri diğerlerine göre iri boyda olmalarıyla dikkat çeker. Boyca küçük türlere de genel olarak Çimçim karides denilmekte olup ege yöresine özgüdür.

Ayrıca Çimçim Karidesi pek çok balığın avında kullanılabilen ve balıkların severek yediği bir yemdir. Karagöz, Levrek, Mercan, Tranca, Lagos, Lipsoz gibi balıklar için hazırlanan takımlarda canlı veya ölü olarak kullanılabilir. Bunları canlı temin etmek oldukça zor olsada özel karides sepetleri ile yakalanıp canlı olarakta kullanılabileceği gibi genelde ölü olarak kullanılırlar. Küçük balıklar için kabukları soyulup, etleri ayıklandıktan sonra, büyük balıklar için bütün, ölü veya canlı olarak iğneye takılırlar.

Değişik bir karides lezzeti;

Gerekli Malzemeler :

40- 50 adet karides (çimçim),

2 çorba kaşığı sıvı yağ,

2 adet yumurta,

1 çorba kaşığı mısır unu,

1 çorba kaşığı soya sosu,

1 çorba kaşığı üzüm sirkesi,

Tuz, 1 çay kaşığı kırmızı biber,

1 çay kaşığı zencefil,

1 çay kaşığı tane kara biber,

Hazırlanışı :

Tane karabiberi havanda dövün. Zencefili ve kırmızı biberi ekleyip karıştırın. Yumurtaları, bir tanesinin beyazını ayırarak kırın, soya sosu ile karıştırın. Aynı karışıma hazırladığınız baharatı da ekleyip tekrar karıştırın.

Ayırdığınız yumurta beyazına mısır ununu ekleyip karıştırın. Karidesleri ayıklayıp karışıma katın. 20 dakika kadar dinlendirin.

Sıvı yağı bir tavada kızdırın. Karidesleri yağda kızartın. Kızarmış karidesleri kenara alıp aynı yağa yumurtalı karışımı dökün. Pişmeye başlarken karidesleri ilave edin. Sıcak servis yapın. Servis yaparken tabağa garnitür olarak haşlanmış brokkoli ve doğranmış taze soğan koyabilirsiniz.

Ordu'nun Perşembe ilçesinde bir plaj …

Efirli,

Perşembe ilçesinin doğusunda Ordu il sınırları içinde bulunan Efirli Plajı, uzun yıllardan beri ilimizin önemli tatil yerlerinden biridir. Kamuya ait tatil kamp yerleri ile bilinen Efirli plajında yaz aylarında yeme- içme yerleri, müzik, eğlence mekanları hizmet vermektedir.

Plajda gözetleme kulesi, can kurtaran ve atlama iskelesi bulunur.

Çaka Kumsalı ve Mesire Yeri:

Perşembe ilçesinin en natürel köşelerinden biri olan Çaka kumsalı Hoynat adası yakınındadır. Ekolojik kirlilikten uzak kalmış nadir plajlardandır. Çaka beyaz kum plajında her türlü ihtiyaca cevap verecek tesisler bulunmaktadır.

Belicesu:

Perşembe ilçesinin en batı noktasında bulunur. Kıyısı çok görkemlidir. Kumsalı küçük olması yanında kamp yapmaya müsaittir. Yeme içme yeri ve kır kahvesi bulunmaktadır.

Mavi Dünya Plaj – Restaurant – Çadır Kampı Kampı:

Gülyalı ilçesi Tepealtı mevkiinde bulunan Mavi Dünya Plaj işletmesi iki restaurant, soyunma kabinleri, kamelyaları ile hem yazın hem de kışın hizmet vermektedir. Kestane Köyündeki iki kemer köprü, bir taş çeşme ve cami ilçenin zenginlerindendir.

Aktaş Plajı:

Perşembe İlçesine 1 km. mesafede Perşembe tünelinin hemen yanında bulunur. Plajı küçük ama temizdir. Her yıl Mayıs ayının 20’ side ( Mayıs Yedisi) burada deniz şenliği olan Mayıs Yedisi günü düzenlenir.

Uzunkum Plajı: Ünye ilçesine 3 km. mesafede bulunan uzunkum plajı üzerinde birçok otel, motel, pansiyon ve kamp alanları bulunmaktadır.

Gölevi: Ünye ilçesinin 8 km. batısında yer alır. Plaj, pansiyon ve yeme içme yerleri mevcuttur.

İlimiz Ünye’den başlayarak Gülyalı ilçesine kadar tüm sahil şeridinde küçüklü büyüklü plajlar ve kumsallar mevcuttur. Bu plaj ve kumsallardın çoğunda yeme içme ve ihtiyacı karşılayacak tesisler bulunmaktadır. Bu tesislerin çoğunda yöresel yemekleri bulmak mümkündür.

Erzincan yöresine özgü, yoğurt ve yufka ile yapılan bir yemek…

İsirin,

Su, tuz ve un birlikte yoğrulur. Hamuru, yumurta büyüklüğünde topaklara, bezelere ayrılır. Hamur mayasız olur ki buna fetir denir. Yufkalar açılır. Sac üzerinde pişirilir. Kalın bir örtü içerisinde bekletilir. Daha sonra yufkalar iki parmak genişliğinde katlanır. Birer parmak genişliğinde bıçakla kesilerek tepsiye dağıtmadan dizilir. Üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Yufkaların yumuşamaması için en fazla yarım saat önceden dökünüz. Üzerine iyice yakılmış tereyağı ile servis yapınız.

Leyleğe benzer bir kuş …

İbis,

Beyaz İbis (Eudocimus alba) ve Al renkli İbis (Eudocimus Rubra);

Bunlardan, balıkçıl kuşu iriliğindeki beyaz ibis’in kanatlarının ucu yeşilimsi siyahtır. Amerika’nın tropikal ve subtropikal bölgelerinde yaşar.

Tropikal Güney Amerika’nın harikulade al renkli ibisi’nin ise pırıl pırıl bir koyu kırmızı rengi ve mavimsi siyah kanat uçları vardır. Her iki kuş da bazı bölgelerde gayet bol olup yüzlerce başlık sürüler halinde toplaşırlar. Venezuela içlerinde binlerce al renkli ibis ve birkaç da beyaz ibis’ten meydana gelmiş sürülere rastlanmıştır. Beyaz ibis Birleşik Amerika’nın güneyinde yuva yapar.

Kutsal ibis, (Threskiornis aethtopica);

İbis’lerin bilinen yirmi altı türünün en iyi tanınanıdır, ibis ailesinin bilimsel adı ibadet kuşu anlamına gelir. Eski Mısırlılar, beyaz tüylerle kaplı bir vücudu, dantel gibi siyah kuyruk tüyleri, çıplak bir kafasıyla çıplak bir boynu olan kutsal ibis’e taparlardı. Hatta ilim ve irfan tanrıları Tot’u ibis kafalı olarak resmederlerdi. Tot, ölülerin tanrısı Osiris’in kâtibi olarak, ölülerin dünyada yaptıklarını kaydetmekle görevliydi. Mısır mezarlarında bu kusun mumyalarına rastlanmıştır.

Orman İbisi, (Mycteria americana).

Birleşik Amerika’ da bulunan biricik leylektir. Florida’nın selvili bataklıklarında ve memleketin güney – doğusunun baş ka köşelerinde çok kere on beş bin kuşluk muazzam koloniler halinde ürer. Arada daha kuzeye de çıkar. Orman ibisi, siyah kanatlı iri bir beyaz kuştur: Uzunluğu 120 santimi bulur. Çıplak, çirkin kafasından ötürü, yerine göre, deri kafalı, yassı kafalı, demir kafalı, papaz, İspanyol akbabası gibi türlü lâkaplar edinmiştir. Orman ibisi’ nin de, bütün leylekler gibi, saatlerce havada kalmasını sağlayan çok büyük kanatları vardır. Leyleklerin çoğu gibi sessiz bir kuştur. Fakat bazen kalabalık bir kolonide bulunan yüzlerce yavru karınları acıktığı zaman hayli gürültü edebilirler.

Parlak İbis; (Piegadis falcinellus)

Parlak ibis veya öbür adıyla Çeltik kargası, Eski Dünyanın sıcak bölgelerinde çok yaygındır. Birleşik Amerika’da enderdir. Fakat yakın akrabası olan beyaz yüzlü çeltik kargası’ na (Piegadis guarauna) Birleşik Amerika’nın batısındaki bataklıklarda çok rastlanır. Her iki tür de tavuk iriliğindedir ve tunç veya yeşilimsi parıltılı siyahımsı tüyleri vardır. Bu ibisler yüksek sazların arasında dağınık görünüşlü ottan yuvalar yapar ve yeşilimsi mavi yumurtalar yumurtlar.

Özellikle makarna yapımında kullanılan bir buğday cinsi …

Durum Buğdayı,

Makarnalık sert buğday (Triticum Durum – Durum Buğdayı) ,

Türk toplumunun yüzde 93’ü makarnanın undan yapıldığını düşünmektedir. Oysa makarna, durum buğdayının öğütülmesiyle elde edilen irmiğin su ile karıştırılmasından elde ediliyor. Durum buğdayı ise diğer buğday cinslerinden farklı bir cinstir. Durum buğdayı ile normal ekmeklik buğday arasındaki üç önemli fark var. Ekmeklik buğday, bitkisel proteini daha az, üstündeki cidarı daha ince, nişasta miktarı ise daha yüksek olan buğdaydır. Durum buğdayı ise bitkisel protein oranı daha yüksek, üstteki cidarı daha sağlam ve nişasta oranı daha düşük olan buğdaydır. Ancak elbette her iki buğday türü arasında genetik bir farklılık da mevcuttur.

Türkiye`de durum buğdayı Konya, Karaman, Urfa, Gaziantep, Diyarbakır, Erzurum, Haymana, Eskişehir ve Kayseri`de yetiştiriliyor. Kaliteli irmik, bulgur, makarna yapımında kullanılan tek buğday türü durum buğdayıdır.

Makarnanın Tarihçesi;

Eski Roma, Arap ve Çin medeniyetlerinde makarna`nın kullanıldığını çeşitli tarihi kaynaklar belirtmektedir. Roma yakınlarında bulunan “Cerveteri”de yapılan kazılarda, Eski Roma dönemine ait makarna yapımıda kullanılan aletler bulunulmuştur. Romalıların “lagana” dedikleri Lasanya türü makarnanın da bu dönemden kalma olduğu düşünülmektedir. Milattan sonra 1. yüzyılda yaşamış olan Apicio, “De re coquinaria” adlı eserinde “Lagana” yani Lasanyadan söz etmektedir.

Arap medeniyetinde ise makarna ile ilgili kaynağa daha çok rastlamaktayız. 10. yüzyılda makarnanın kervanlar ve gemilerle nakledildiği, büyük fetihlerle birlikte çeşitli milletlerin de bu şekilde ilk defa makarna ile tanıştığını Arap tarihçilerin eserlerinden öğreniyoruz.

Çin medeniyetinde ise makarna kullanımı daha eskilere dayanıyor. Milattan önce 1700 yıllarında Çin`de makarna tüketildiği bilinmektedir. Kaşif Marco Polo`nun Çin`e yaptığı seyahat sonrasında 1292 yılında beraberinde “Spaghetti” adı verilen makarna çeşidini getirdiği bilinmektedir.

Üretimi;

Modern tesislerde el değmeden üretilen makarna, temel olarak aşağıdaki süreç izlenerek üretilmektedir.

Temizleme, Tavlama,

Makarnalık sert buğday (Triticum Durum – Durum Buğdayı) önce temizlenir sonra su ile tavlanır.

Öğütme – Eleme

Durum Buğdayı öğütülerek ve elenerek irmik haline getirilir. İrmik tanecikleri 125-450 mikron büyüklüğünde, parlak ve köşeli bir görünüme sahiptir. Bu özellikler nedeniyle durum buğdayından elde edilen irmik parlak sarı renktedir. Öğütme sonrasında eleme işlemi yapılarak, irmik dışı ürünler (kepek, razmol, irmikaltı un vb) ayrıştırılır.

Yoğurma – Şekillendirme

Elde edilen irmik, su ile karıştırılarak, mikserlerde düzgün bir hamur yüzeyi elde edilinceye kadar yoğrulur. Katkılı makarnalar için eklenecek katkılar (vitamin, vb.) bu sırada eklenir. Bu hamur basınçla şekil verilmek üzere kalıplara alınır. Vakum uygulanarak parlak sarı renk ve camsı özellik alması sağlanır.

Kurutma – Soğutma

Oluşan hamur şekilleri kurutmaya alınır. Kurutma süresi teknolojiye, makarna çeşidine ve kurutma diyagramına göre değişir. Kurutma nemi ve sıcaklığı da yine teknolojiye ve diyagrama bağlı olarak değişir. Kurutmadan çıkan makarna soğutmaya alınır.

Dinlendirme – Ambalajlama

Silolarda dinlendirilen makarna, yine el değmeden paketleme makinalarında istenen tür ambalaj ve gramajda paketlenerek satışa hazır hale getirilir.

Yusuf Ziya Ortaç' ın üç perdelik tragedyası …

Binnaz,

Yusuf Ziya Ortaç’ ın oyunu (1919).

Binnaz, Lâle Devri’nin fettan kadınları arasında en çok ün almış olaradır. Önün bu şöhretini uzaklardan işiten, Rumeli paşalarından birinin oğlu Hamza onu görmeye Tuna kıyılarından İstanbul’a gelir. Binnaz’ın Efe Ahmet isminde bir sevgilisi vardır. Efe Ahmet, Hamza’yı bir hücumdan kurtarmıştır. Karşılaştıkta bir, kahvede vuruşmaya karar verirler, oysa o sıralarda böyle kavgaların ölümle cezalandırılacağı ilân edilmiş bulunuyordu. Efe Ahmet, Hamza’yı yaraladığı için bu cezaya çarpılacaktır. Hamza, bir zaman hayatını kurtaran Efe Ahmet olduğunu, verdiği hatıradan tanır ve dedesinin hatırı için, Ahmet’in affı hakkında bir emir alır. Bunu nefsine ağır bulan Efe Ahmet, kurtarma emrini yakar ve kendini aramaya gelen cellâtlara teslim olur.

Yusuf Ziya Ortaç, (1896-1967)

1895’te İstanbul’da doğdu. 11 Mart 1967’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. “Hecenin Beş Şairi” grubunun üyesi ve öncülerinden. İstanbul Vefa İdadisi’ni bitirdi. 1915’te Darülfünun-ı Osmani’nin (İstanbul Üniversitesi) açtığı yeterlilik sınavını kazanarak edebiyat öğretmeni oldu. Çeşitli okullarda dersler verdi. Orhan Seyfi Orhon’la birlikte çıkardığı “Akbaba” mizah dergisini ölümüne değin yayınladı. 1946-1954 arasında Ordu milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Şiire aruzla başladı. Ziya Gökalp’in etkisiyle hece ölçüsünü benimsedi, bu türün başarılı örneklerini verdi. “Hecenin Beş Şairi”nden biri olarak ünlendi. Şiirleri Türk Yurdu, Servet-i Fünun ve Büyük Mecmua’da yayınlandı. Akbaba dergisinde akıcı bir dille, rahat okunur bir tarzda yazdığı fıkralarında siyasal mizahın özgün örneklerini verdi. Şiir ve gülmece yazılarının yanısıra roman, öykü ve oyunlar da yazdı.

Roman;

Kürkçü Dükkanı (1931)

Şeker Osman (1932)

Göç (1943)

Üç Katlı Ev (1953)

Şiir;

Akından Akına (1916)

Aşıklar Yolu (1919)

Cen Ufukları (1920)

Yanardağ (1928)

Bir Selvi Gölgesi (1938)

Kuş Cıvıltıları (çocuk şiirleri, 1938)

Bir Rüzgar Esti (1952)

Oyun;

Kördüğüm (1920)

Latife (1919)

Nikahta Keramet (1923)

Binnaz (üç perdelik tragedya).

Mizah;

Şen Kitap (1919)

Beşik (1943)

Ocak (1943)

Sarı Çizmeli Mehmed Ağa (1956)

Gün Doğmadan (1960)

Gezi-Anı-Biyografi;

İsmet İnönü (1946)

Göz Ucuyla Avrupa (1958)

Portreler (1960)

Bizim Yokuş 1966)

Adıyaman' da bir kaya mezarı …

Turuş kaya mezarları,

Adıyaman il merkezine 40 km. uzaklıkta ve Adıyaman-Şanlıurfa karayolunun 1 km. batısında yer alan Turuş Kaya Mezarları Roma Dönemine aittir. Mezarlar zeminden aşağıya doğru ana kaya oyularak yapıldığından mezarların girişine aşağıya doğru inen 10-13 basamaktan sonra ulaşılır. Bazı Kaya mezarlarının duvar ve kapı girişlerinde çeşitli figürler ve kabartmalar bulunmaktadır.

Haydaran kaya mezarları,

Adıyaman’ın 17 km kuzeyinde Taşgedik köyü sınırları içinde yer alır. Burada kaya mezarlar ve Güneş Tanrısı Helios ile Kral Antiochos’un tokalaşma kabartmaları vardır.

Adıyaman’ da diğer kaya mezarları, tümülüs, dikilitaş, kaya anıtı ve mağaralar…

Zey Mağaraları,

Adıyaman’a 7 km. mesafede, Zey Köyü yakınında, erken dönem hristiyanların yaşadığı yerleşim birimleri bulunmaktadır. Köyde ayrıca Şeyh Abdurrahman Erzincani’ ye ait bir türbe ve cami yer almaktadır.

Gümüşkaya Mağaraları,

Adıyaman ilinin 40 km. güneybatısında Göksu nehri kenarında aynı adla anılan köyün batısında kayalardan oyma tünel şeklinde birbirleri ile bağlantılı çok sayıda mağaralar yer almaktadır. Tarihte konut olarak kullanılan bu mağaraların İ.Ö. 150 yılında yapıldığı tahmin edilmektedir. Balkonlara, bölmeli odalara ve kuyulara sahip bu mağaralara sadece bir insanın geçebileceği dar bir yolla ulaşılmaktadır.

Palanlı Mağarası,

Adıyaman’ın 10 km. kuzeyinde Adıyaman – Çelikhan – Malatya karayolunun üzerinde Palanlı köyü sınırları içerisindedir. M.Ö. 40.000 yıllarında kullanılmış doğal bir mağaradır. Duvarında bulunan ve halen fark edilebilen geyik figürü yalın kontur çizgilerle oluşturulmuştur. Mağara arkeolojik alanı olarak tescillidir. Mağaranın yer aldığı derin vadi ise ender bulunur bir doğa parçası olup, sık bir vejetasyona sahiptir.

Sofraz Tümülüs Mezarları,

İl merkezine 45 km., Besni ilçesine 15 km. uzaklıkta, Üçgöz (Sofraz) köyündedir. 15 m. Yüksekliğinde olan mezarın üzeri kırma taş ve molozla örtülüdür.

Dikilitaş (Sesönk),

Besni ilçesinin 33 km. güneydoğusunda, Kızıldağ üzerinde Kommagene Kralı II. Mithridates tarafından inşa edilen anıt mezar, herbiri yaklaşık 10 metre yükseklikte üç çift sütunla çevrelenmiştir. Sütunları üzerinde kadın, erkek ve aslan kabartmaları bulunmaktadır.

Karadağ Tümülüsü

Adıyaman’a 5 km mesafede, Karadağ eteğindedir. 2 bölümden oluşan bir kaya mezar bulunur. Ayrıca buradan şehir ve baraj göl manzarası da izlenebilir.

Sofraz Tümülüsü (Üçgöz),

Besni ilçesine 15 km. uzaklıkta, Üçgöz Beldesindedir. Anıt mezarın üzeri kırma taş ve molozla örtülüdür.

Beştepeler,

İlimize 25 km mesafede Ilıcaklı Köyü sınırları içinde yer alır. Yığma taşlardan yapılmış olup 6 adet mezar bulunmaktadır.

Malpınarı (Kaya Anıtı),

Adıyaman’a yaklaşık 35 km. uzaklıkta Malpınar mezrasında doğal kaya üzerine oyulmuş Hiyeroglif bir kitabe ve kayalara yapılmış yerleşim birimleri geç Hitit dönemine aittir.

Arsemia Anıtı (Kahta)

Kahta Çayı’nın doğusunda, eski Kahta Kalesinin karşısında bulunan Kommegene Krallığının yazlık başkenti Arsemeia’da bulunan bir anıttır.

Perre Antik Kenti Ve Kaya Mezarları,

Her yönüyle zengin olan Adıyaman, ilimiz merkez Örenli (Pirin) mahallesindedir. Kommagene Krallığının beş büyük antik kentinden birisidir. Başkent Samosata ile Melitene (Malatya ) arasında yer alan bir uğrak yeridir.

Muğla' nın Ula ilçesine bağlı turistik bir belde…

Akyaka,

Muğla-Marmaris yolunun 15. km’ sinde başlayan, deniz seviyesinden 671 metre yükseklikteki Sakar Geçidi’nden ovaya doğru çam ormanlarının içerisinden kıvrılarak inen 7 km’lik yolu ya giderken ya da dönerken günışığında geçmelisiniz. Ovanın ve Gökova Körfezi’ nin manzarası gerçekten başdöndürücüdür. Rengarenk güzelliğiyle Gökova ovası, bir yanda mavi yolculuğun değişmez adresi Gökova Körfezi tüm muhteşemliği ile serilecek gözlerinizin önüne. Yol kenarında manzara seyretmek için park yerleri vardır. Aracınızı kenara çekin ve düşlere dalın. Körfez çoğu zaman sisler içindedir ve daha da düşsel bir manzara sunar. Bu virajlı yol ovaya inerken Akyaka’ya ayrılıyor. Gökova körfezinin dantel gibi işlenmiş koylarını seyrederek dağları geride bırakır bırakmaz hemen sağa dönüldüğünde Gökova sahilinde yer alan gerçek bir tatil cennetine, Akyaka’ya varacaksınız.

Azmak denilen pırıl pırıl dereyi izleyin. Akyaka’nın özel mimarisi hemen dikkatinizi çekecektir. Sağınızda solunuzda ahşap yapıların en güzelleri sıralanıyor. Özenmemek, imrenmemek zor. Akyaka şehir merkezi içine girip orman alanına doğru ilerlerken sola dönerseniz plaja çıkarsınız. Deniz sığ ve dalgalı olduğu için biraz bulanıktır. Azmak derenin denizle buluştuğu noktadır burası. Dilerseniz tekneyle Azmak’a girebilir ve berrak suda kocaman tatlısu balıklarını seyredebilirsiniz.
Doğal güzelliklerinin yanında, binlerce yıldır Güney Batı Anadolu’da yaşayan çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan tarihi dokusu, değişik mimarisi, denizden her daim esen ılık meltem rüzgarları büyüleyecek sizi. Sırtını yasladığı dağların eteğinde Gökova Ovası ile kucaklaşarak Gökova Körfezi ile buluşan Akyaka, bu konumu ile mutlaka görülmesi gereken bir huzur sığınağı.
Mimarisi son derece özellikli. Akyaka evlerinin her biri diğerinden güzel bahçelere sahip. Begonvillerin sarmaladığı bu şirin evler dantel gibi işlenmiş ahşap oymalarla süslü. Akyaka evlerinin mimari tarzı Ulalı Sanatçı Nail Çakırhan’a ait. Ula’nın eski evlerini örnek alarak, Akyaka’da bu mimari özellikteki ilk evi kendine yaptı ve bu çalışmasıyla ödül aldı. Doğayla uyum içinde yaşam süren ve Akyaka’nın en büyük özelliklerinden biri olan bu şirin evlerde kendinizi bir masal diyarında hissetmeniz işten bile değil.
Akyaka’nın hemen yanı başından ağaçlar ve sazlıklar arasından süzülerek Gökova Körfezi’ne akan Kadın Azmağı doğal bir akvaryum gibi. Buraya yürüyerek veya teknelerle de ulaşıp, gezmeniz mümkün. Azmağın serinliği, şiirsel güzellikteki su altı bitki örtüsü, elinizle tutuverecekmiş hissine kapılacağınız balıkları, kaplumbağaları, üzerinde süzülen ördekleri ve sevimli su sumarları(lutra lutra) yörenin doğal dokusunu yaşatıyor. Azmak kenarında birbirinden güzel ve şirin çeşitli restoranlar bulunuyor. Sabah kahvaltısından başlayarak gece geç saatlere kadar hizmet veren bu restoranların tabii ki olmazsa olmazı deniz ürünleri. Burada benzersiz doğal güzellikler arasında Akdeniz ve Ege balıklarını tatmanın, ekmeğinizi azmaktaki balıklar ve ördeklerle paylaşmanın keyfine varacaksınız.

“Gökova” ovasının sazlıklarına gelen değişik türdeki göçmen kuşlar, leylekler, flamingolar ve pelikanlar size ömür boyu unutamayacağınız bir görsellik sunacak. Bu sazlıklar bahar aylarında kuş gözlemi yapan meraklıların akınına uğruyor.
Akyaka’nın incecik, sapsarı ve tertemiz kumlu plajında sakin bir tatil günü geçirmeye niyetlendiyseniz kumsalın hemen arkasındaki çeşitli kafe ve restoranlardan yiyecek ve içeceğinizi temin edebilirsiniz. Sahilden itibaren 2 yüz metre sığlığı devam eden masmavi denizini kulaçlarken bir Akdeniz Fokuna rastlamanız ve birlikte yüzmeniz de mümkün. Bu plajın hemen yanında Orman içi dinlenme tesisleri ve biraz ilerisinde Akyaka’nın gözdesi Çınar plajında da bedeninizi Gökova Körfezi’nin masmavi sularına bırakabilirsiniz. Çınar plajının Akyaka ile arası yaklaşık 3 kilometre. Çınar plajı yolu takip edildiğinde Akbük Koyu’na oradan da Ören (Gereme Keramos)’a ulaşılabilir.

Akyaka’da her türlü su sporu, tarih ve doğayla kucak kucağa orman yürüyüşleri, kaya tırmanışları yapabilir, bisikletle çevreyi gezebilir, Sakar Tepe’de yamaç paraşütünün adrenalin dolu büyüsünü tadabilir, azmak sularında tatilinize kano heyecanını yaşayacağınız bir gün ekleyebilir, Cip Safari turlarıyla çevre köylerdeki yerel kültürü keşfedebilirsiniz. Günlük gezi teknelerinin düzenlediği turlarla da İncekum ve Sedir Adası’na gidip, Gökova Körfezi’nin unutulmaz güzelliklerini yaşamınıza katmayı sakın unutmayın.
Akyaka, Muğla’ ya 26 km., Marmaris’ e 30 km., Köyceğiz’ 35 km., Ortaca’ ya 50 km. ve Dalaman’ a 60 km. uzaklıkta.dır.

Devletin arazi ve arsaların alan, sınır ve hukuki durumlarını saptayarak plana bağlanması …

Kadastro, (İsp. catastro),

Kadastro (Osm., Farsça),

Bir ülkedeki her çeşit arazi ve mülk yerinin, alanının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plana bağlanması işidir.

Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işidir.

Taşınmaz malların sınırlarının arazi ve harita üzerinde belirtilerek hukuki durumlarının ve üzerindeki hakların tespit edilmesi işlemine kadastro denir.

Memleketin kadastral topografik haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek ve bu suretle tapu sicilini kurmak, ve harita üzerindeki fenni değişiklikleri takip etmekle görevli kamu idaresine kadastro müdürlüğü denir.

Bir bölgedeki özel arsaların kaydıdır; bu arsalar sistematik şekilde numaralandırılır, her birinin çevresi ve parsel tanımlayıcısı büyük ölçekli haritalarda gösterilir, hem haritada hem de kayıt defterinde bu arsanın niteliği, büyüklüğü, değeri ve onunla ilgili hukukî haklar belirtilir.

Arap abecesiyle yazılan ve ancak büyüteçle okunabilen bir yazı türü …

Gubari,

Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı.

Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı.

Gubari hattı kaynaklarda gubarü’l-hılbe, kalemü’l-hılbe, kalemü’l-cenah olarak da adlandırılır. Gubari yazı, çok küçük yazılması sebebiyle her çeşit yazıya uygulanabilirse de, yapısı itibariyle daha ziyade nesihle birlikte nesta’lik ve rik’a yazılarına daha uygun düşmektedir. Eskiden posta vazifesini gören güvercinlerin kanadına bağlanan mektuplar gubari hattıyla yazıldığı için bu yazıya “kalemü’l-cenah” (kanat yazısı) adı da verilmiştir.

Cepte taşınacak veya savaşta sancaklara takılacak kadar küçük boydaki mushaflarda ve içleri boş iri harflerin iç kısmına ayet ve hadislerin yazılmasında gubari yazı kullanılmıştır. Bu gün pek çok evin duvarlarını süsleyen, büyük boydaki bir tabaka kâğıda sığdırılacak şekilde yazılmış Kur’an-ı Kerim levhaları ve “Yasin” kelimesinin içine sığdırılmış Yasin Suresi levhaları bu yazı için örnek teşkil etmektedir.

Tarihte bu yazıyı iyi yazdığı için “Gubari” unvanını alan ve mahlasını kullanan hattat ve şairler vardır. Bunlardan İstanbul’da Sultan Ahmed Camiinin yazılarını yazan Seyyid Kasım (ö.1034/1624-25 ), bir pirinç tanesinin üstüne İhlas Sûresini yazmış ve bundan dolayı “Gubari” ünvanıyle meşhur olmuştur. Şeyh Hamdullah’ın oğlu Mustafa Dede’nin talebesi olan Akşehirli Abdurrahman Gubari de ( ö.974/1566 ) hem hattat hem şair olarak aynı mahlası kullananlardandır.

Bu kabil yazıların sanat kıymeti inceliklerindendir. Gelişi güzel yazılamayacağı cihetle, sanatkâr olmayanlar bu yazıyı yazmaya pek de muvaffak olamazlar. Sokollu Mehmet Paşa’nın bilye şeklinde hürmüz incilerinden bir tesbihi vardı. 99’ luk bu tesbihin şahane inci taneleri üzerine gubari hat ile Kur’an-ı Kerim’in tamamı yazılı idi. Ancak özel büyüteçle okunabildiğini söylemek, bu hat türü ve hattatının sabır ve mahareti hakkında bir fikir verir.

Atardamar iç gömleğinde oluşan yozlaşma…

Aterom,

Atardamarların iç ve orta tabakalarında yer yer kolesterinli yağ birikmesi ve ya bu damarların yıpranmasıyla ortaya çıkan doku bozuklukları. Damarlarda, yağ birikimiyle birlikte çeper sertleşmesi de görüldüğü için aterom bir damar sertleşmesi türü olan ateroskleroza da yol açar.

Atardamarların duvarlarında oluşan anormal yangısal (enflamatuvar) makrofaj akyuvar birikmesidir. Bu anatomik bozukluklar (lezyonlar) çocukluğun geç döneminde, yaklaşık 10 yaşından önce gelişmeye başlar ve zamanla iyice gelişir. Cerrahi müdahale ile, örneğin baypas ameliyatıyla atardamar yerine yerleştirilmiş toplardamarlar hariç, toplardamarlarda aterom gelişmez.

Bu birikimler arter tüpünün endotel tabakası ile düz kas tabakası arasında olur. Patologlar, aterom oluşumunun gözle görünür ilk aşaması için “yağ çizgisi” terimini kullanmışlarsa da aslında ateromlar yağ hücreleri içermezler. Kalp veya arterlerden bahsedilirken aterom için “plak” (Fransızca “plaque”) terimi de kullanılır. Ateromun gelişim sürecine toplu olarak aterojenez, hastalık sürecinin sonucuna da ateroskleroz denir.

Aterom, kolesterinin yutar hücreler içinde toplanması veya kristaller oluşturmasıyla meydana gelir. Yozlaşan bu kesim daha sonra kireçlenir. Kristaller ancak kireçlendikten sonra röntgende görülebilirler. Atardamarların daralmasına veya çeperlerin esnekliklerini yitirmesine bağlı olarak kan akışı azalır. Aterom bu nedenle tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ateromlu damarlar uzar, sertleşir ve biçimlerini kaybederler. Sonuçta kan akımı birdenbire durur ve iç organlarda enfarktüse, kol ve bacaklarda kangrene veya beyinde yumuşamaya yol açar. Bazı durumlarda damar kopmaları olur ve şiddetli kanamalar görülür.

Ateroma, hormon dengesizlikleri, şeker, damla gibi hastalıklar ve aşırı şişmanlığa bağlı olan kolesterin birikmesi sebep olabilir. Hastalık perhiz yaparak, kan pıhtılaşmasını önleyici ilaçlar ve hormon dengesizliklerini giderecek hormonlar kullanarak tedavi edilir.

Kaynakça, http://tr.wikipedia.org

Etiyopya' nın para birimi…

Birr, Etiyopya’ nın Para Birimdir. ETB,

Birr (Amharca ETB) ya da resmi adıyla Etiyopya Birri,

Etiyopya’ da kullanılan para birimidir. Etiyopya Milli Bankası tarafından dağıtılır. Birr’ in altbirimi santim (Fransız, centime’ den alınmıştır), ve 1 birr 100 tane santim’ e bölünür. Bozuk paralar 1, 5, 10, 25 ve 50 santim sürümlerinde, kağıt paralar ise 1, 5, 10, 50 ve 100 birr sürümlerinde mevcuttur.

Etiyopya,

Federal Demokratik Cumhuriyeti (Amharca: Ityopp’ya Federalawi Demokrasiyawi Ripeblik),

Türkçe’deki diğer adı Habeşistan olan bir doğu Afrika ülkesidir. Habeşistan (Köleler Ülkesi) ismiyle bilinen Etiyopya, tarihte bilinen en eski medeniyettir

Ülkenin başkenti yerel dilde “yeni çiçek” anlamına gelen Addis Ababa’dır. Sudan, Eritre, Cibuti, Somali, Kenya ve Uganda Etiyopya’nın komşularıdır.

Ülkenin Kızıldeniz boyunca uzanan sahil bölgesinin, 1993’te yapılan bir halk oylaması sonucunda Eritre adıyla bağımsızlığını ilân etmesi Etiyopya’nın Kızıldeniz ile olan bağlantısının kesilmesine ve ülkenin bir kara devletine dönüşmesine neden olmuştur. Din olarak, İslamiyet %24-26, Ortodoks 55%, Protestan 7%’tir.

Etiyopya’nın resmi dili Latin Alfabesi’nden oldukça farklı bir alfabe olan ve Amhar Alfabesi denilen bir alfabeyle yazılan Amharcadır. Ancak ülkede Amharca’dan başka, çok sayıda etnik topluluğun bulunmasına parelel olarak birçok yerel dil ve lehçe ile beraber İngilizce de konuşulmaktadır. Bu konuşulan yerel dil ve lehçelere; Tigrinya Dili, Oromigna Dili, Guaragigna Dili, Somali Dili ve Arapça’yı örnek olarak verebiliriz.

Denizli' nin Honaz ilçesinde, "Yeraltındaki Pamukkale" de denilen bir mağara…

Kaklık Mağarası,

Doğal sit alanı olarak belirlenen Kaklık Mağarası, yaklaşık 2 -2,5 milyon yıl önce çökelen kireçtaşlarını kükürtlü termal suların eritmeleri sonucu oluşmaya başlamıştır. İlk oluşan yeraltı boşluğunun tavanının çökmesi sonucu meydana gelen çöküntü konisinin üzeri, mağara dışındaki bir kaynaktan gelen karbonatlı suyun oluşturduğu traverten havuzları ile kaplıdır.

Pamukkale’deki havuzlara çok benzeyen bu şekiller, basamaklar halinde üst üste gelişmiştir. Mağara ağzından şelale oluşturarak giren sular, bir havuzdan diğerine geçerek, güneş ışınlarının gün içindeki geliş açılarına göre her an değişen görüntüler yaratmaktadır. Mağara duvarlarında yosun ve küçük sarmaşıklar gelişmiştir. Gün içinde yeşilin değişik tonlarında renkler alan bu bitkiler, güneş ışınlarının etkisiyle, mağaraya son derece ilginç bir güzellik katmaktadır. Mağara içindeki gezinti yolları, bu koninin etrafından geçmektedir.

Kuzeybatı-Güneydoğu yönünde 65 m., kuzeydoğu-güneybatı yönünde 40m. uzunluğu olan Kaklık Mağarası’nın daire şekilli olan girişi 13 x 11 m. boyutundadır. Girişe göre (0 m.) en derin noktası -14 m. ve toplam uzunluğu 190 m. tavan yüksekliği 2-5 metreler arasında değişen mağaranın güneybatı kenarında ikinci bölümü yeralır. Yaklaşık 40 m. devam eden bu bölümün içi çökmüş bloklarla kaplıdır. Buna karşılık ana galerinin hemen hemen tamamı mağara dışından çıkan ve büyük bölümü şelaleler yaparak mağaraya akan kaynak suların oluşturduğu travertenlerle kaplıdır. Basamaklar halinde havuzlarda oluşan ve tavanın çökmesi sonucu meydana gelen bloklar üzerinde gelişen beyaz renkli bu travertenler Pamukkale’nin küçük bir benzeridir. Mağaranın 78 m. batısında bulunan ve aynı yeraltı sisteminin parçası olan başka bir mağaradan çıkan kaynak şelaleler yaparak mağaranın içindeki suya karışır. Hidroloji ile özellikleri aynı olan bu kaynakların debileri farklıdır.

Pamukkalede bulunan travertenlere benzer, traverten basamaklarıyla eşine rastlanmaz güzellikte olup, Küçük Pamukkale veya Mağara Pamukkale olarak adlandırılmaktadır. Mağara içersinde bol miktarda termal su bulunmaktadır. Berrak, renksiz ve kükürt kokulu olan bu su varlığı bazı cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinmektedir. Ayrıca mağaranın yakınında ziyaretçilerin istifadesine sunulmak üzere yapılan yüzme havuzu, küçük amfi tiyatro, seyir alanları, kafeterya ve kameriyeler mayıs 2002 tarihinden itibaren turizmin hizmetine sunulmuştur.

Düden-kaynak, çöküntü obruğu konumlu aktif bir magara olan “Kaklık Mağarası”nın çevresi; Mesozoik kireçtaşları, Eeosen marn, kil, kumtaşı ve konglomeraları, miyosen-pliyosen yaşlı kil, kum, Marn ve kalkerler ile kuveterner’e ait traverten ve alüvyonlardan meydana gelmiştir .

Düden-kaynak, çöküntü obruğu konumlu aktif bir mağara olan “Kaklık Mağarası”nın çevresi; Mesozoik kireçtaşları, Eeosen marn, kil, kumtaşı ve konglomeraları, miyosen-pliyosen yaşlı kil, kum, Marn ve kalkerler ile kuveterner’e ait traverten ve alüvyonlardan meydana gelmiştir.

Kaklık Mağarası’nın doğrudan gün ışığı alan ve sürekli damlayan veya akan duvarlarında, sık bir yosun ve küçük yapraklı sarmaşık türü bitkiler gelişmiştir. Aydınlanmaya bağlı olarak gün içinde yeşilin değişik tonlarını alan bu bitkiler, mağaraya ayrı bir güzellik katmıştır.

Kükürtlü termal sularının çökelttiği kireç taşlarından oluşturduğu muhteşem bir tabiat harikasıdır. Mağaranın içi traverten havuzcuklarıyla doludur. Mağaranın ağzından şelale oluşturarak giren sular, bir havuzdan diğerine akarken muhteşem bir renk cümbüşü sunar izleyiciye. Bembeyaz travertenler ve birinden diğerine akan suların yarattığı renk cümbüşünün seyrine doyum olmaz.

Tatlı su levreği…

Perki,(Rumca).

Tatlı su levreği (Perca fluviatilis).

Bargam,

Kalinos,

Taranga.

Percidae familyasından bütün Avrupa’da yaygın olan bir etçil tatlısu balığı türü. Türkiye’de batı karadeniz ve marmara bölgesinin tatlısularında bulunur. Hem balıkçıların hem de tüketicilerin sevdiği lezzetli bir balık türüdür. Dış özelliklerinin bazıları göğüs ve karın yüzgeçlerinin kırmızıkızıl rengi ve bütün levrekler için tipik olan sert dikenli sırt yüzgecidir. Çoğunlukla vücudunda 6 ile 8 adet arası yukarıdan aşağıya incelen çizgiler vardır, ve alt dudağı üsttekinden daha öne çıkıktır. Tatlısu levrekleri 40 cm büyüklüğe kadar ulaşırlar, ama 50 cm büyüklükte tutulmuş olanlarıda vardır. Tatlısu levreklerinin böyle bir ölçüye ulaşmaları çok uzun sürer; 8 ila 10 yaşına varmış olanları ancak 25 cm boyunda olurlar.

Dişileri su kıyısının yakınında alçak su seviyesinde yumurtlarlar. Yumurtadan çıkan yavrular ilk önce su yüzüne çıkıp hava-torbalarını hava ile doldururlar. Bu yavrular akıntıdan derin sulara taşınırlar ve orada plankton’dan beslenirler. Birkaç hafta sonra alçak suya geri dönerler ve orada sivrisinek kurtçukları ve diğer böcek kurtları ile beslenmeye başlarlar.

Göllerde yaşıyan tatlısu levreklerinin yavruları henüz küçükken sazangiller yavruları ile aynı yemlerden beslendiklerinden dolayı, bir rekabet içinde yaşarlar. Bazı koşullar altında bu sazangiller yavruları, dahada büyümüş olan tatlısu levreğinin yemi olur. Gıda kıtlığı olan dönemlerde, tatlısu levreği yamyamlaşıp kendinden küçük tatlısu levreklerini yiyebilir.

Derin göllerde tatlısu levreği kış soğuğunu büyük derinliklerde geçirir. Bu zamanı atlatabilmeleri için en az 6 C° su sıcaklığına muhtaçtırlar. Avrupa tatlısularına, diğer bir tatlısu levrek türü olan Gymnocephalus cernuus bırakıldığından beri, tatlısu levreğine yeni bir rekabet olmuştur. Önümüzdeki on yıl içinde bu gelişmenin sonucu ne olacağı henüz bilinmemektedir.

Kaynakça;

http://tr.wikipedia.org/

Kuşların "Taşlık, katı" gibi adlar da verilen midesi…

Konsa,

Taşlık, Katı, (Fr. gésier) .

Kuş vb. hayvanların sindirim kanalları üzerinde bulunan kaslı, öğütücü mide, katı, konsa.

Kuşların, yemek borusu üzerinde bulunan balon şeklindeki yiyecek deposuna ise kursak denir.

Uçma olayında büyük enerjiye ihtiyaç duyulduğundan kuşlarda gelişmiş bir sindirim sistemi vardır. Mide ve barsak kuruluşu, diğer hayvanlarınkinden farklıdır. Mesela bunlarda “kursak” denilen bir torba da bulunur. Burası alınan gıdayı depolamaya ve devamlı mideye aktarmaya yarar. Besinler mideye gelmeden önce kursakta iyice yumuşatılır. Mideleri de iki gözlüdür. Birincisinde mide özsuları salgılandığından, “bezli mide” adını alır. İkincisine “taşlık, katı” adı verilir. Kuş enerji depo edebilmesi için yediğini hemen hazmeder. Mesane yoktur ve posalar derhal dışarı atılır, vücut hafifler.

Mide ve bağırsakların posayı aşağıya iten hareketleri müthiştir. Yuvasını henüz terk etmemiş bir ardıç kuşu uçmanın tekniğini şuurlu olarak bilmez. Bunun için gerekli yakıt hesabını yapamaz. Ama içgüdü olarak önüne çıkan koskoca bir solucanı hemen kursağına indirir. Karga yavrusu, sanki uçmak için fazla gıda gerektiğini biliyormuş gibi, her gün kendi ağırlığının birkaç katı öteberi yutar.

Kuşlarda gaga; besinleri tutmaya, koparmaya ve parçalamaya yarar. Ağız kısmında, aldığı besinleri öğütmeye, ufalamaya yarayan diş gibi bir organ yoktur. Taneyle beslenenler taneleri olduğu gibi veya gagalarıyla kırarak, etle beslenenler ise avlarını parçalayarak yutarlar. Kuşların çoğu besinlerini büyük parçalar halinde yutar. Yutulan besinler kursağı olan kuşlarda bir süre kursakta kalıp yumuşatılır. Besinler midede parçalanır. Ön midede sindirim fermentlerini alarak taşlığa (kaslı mideye) geçen besinler burda küçük parçalar haline gelir ve bağırsaklara geçer. Sindirim bağırsakta tamamlanır. Selüloz ise körbağırsakta sindirilir. Çok hareketli olan ve çok enerji harcayan kuşlar çok gıda almak zorundadırlar. Yalnız ot ve yaprak gibi besinlerle beslenen kuş türü çok azdır. Bitkisel besinlerle beslenen kuşlar genellikle filiz, körpe yaprak meyve tohumları yerler. Bitkisel besinlerin sindirimi hayvansal besinlerden daha zor olduğundan ve gelişme sürecinde protein ihtiyacı yüksek olduğundan bitki ve tane yiyen kuşların çoğu yavrularını böcek ve kurtlarla beslerler. Belli bir süre hayvansal proteinle beslenen yavrular gelişince yine bitki ve tanelerle beslenmeye başlarlar. Kuşların büyük bir bölümü hayvansal gıdalarla beslenirler. Böcekler, kurtlar, larvalar, yumuşakçalar, krustaseler, sürüngenler, balıklar, küçük memeliler, orta boy memeliler ve yavruları ile çeşitli kuşlar değişik kuş türlerinin besinlerini oluştururlar. Hayvansal besinlerle beslenen kuşlar sindiremedikleri tüy ve kemikleri (baykuşta olduğu gibi) bir yumak halinde ağız yoluyla dışarı atarlar. Böcek yiyen kuşların çoğu da sindiremedikleri sert kitin parçalarını aynı şekilde kusarlar. Gündüz yırtıcıları tüy, kemik, kıl gibi parçaları yemezler. Akbabalar, özellikle kuzukuşu (Gypaetus barbatus) kalın sığır kemiklerini bile midede oluşan asit (HCl) ile eritirler. Balıkla beslenen kuş türlerinden yalıçapkınları pul ve kılçıkları ağız yolu ile dışarı atmalarına karşın, martı, pelikan ve balıkçıllar bu kısımları da sindirirler. Meyvelerle beslenen kuşların birçoğu meyvelerin etli kısımlarını yer ve sindirirler, çekirdekleri ise bağırsak veya ağız yolu ile dışarı atarlar. Böylece bitkilerin yayılmasını da sağlamış olurlar.

Kuşların dışkıları da beslenmelerine göre farklıdır. Tane ve tohumlarla beslenen kuşların dışkıları kuru ve katıdır. Hayvansal besinlerle beslenenlerin ise cıvık ve genellikle yapışkandır. Meyvelerle ve bitkilerle beslenen kuşların dışkıları genellikle renkli (Yeşil, mor) ve içlerinde çeşitli tohumlar vardır.

Kuşların birçoğu yavrularını uzun bir süre yuvada besler. Bir kısmı kursaklarında veya ön midede yumuşayan, yarı sindirilmiş besinleri kusarak veya yavruların gagalarını ağız ve kursaklarına kadar sokmalarını sağlayarak beslerler. Güvercin yavruları ise ana babalarının kursaklarında oluşan sütümsü bir maddeyi gagalarını ana babalarının boğazına sokarak alıp beslenirler.

1 53 54 55 56 57 60